Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  
Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > SİYASET > Politik Gündem

Politik Gündem Güncel Politik Konuların Okunup Tartışıldığı Bölüm


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi İslamiyet’te eşitlik anlayışı
Cevaplar
11
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
7291
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 12-05-2009, 17:16   #1
 
-- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
--
Okuyucu
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart İslamiyet’te eşitlik anlayışı

İslamiyet’te eşitlik anlayışı

İslamiyet’te, diğer tek tanrılı dinler gibi “kul”luk vazifesiyle bütün Müslümanları Tanrı karşısında eşit görmektedir. Fakat “yaratan” karşısındaki bu eşitlik, “kullar”, insanlar arasındaki ekonomik, sosyal, sınıfsal ve cinsel eşitsizliği ortadan kaldırmıyor. Tersine, bütün bu eşitsizlikleri tanrısal dayanaklarla meşrulaştırıyor. Kur’an bu eşitsizlikleri meşru gören/ gösteren açık hükümler içermektedir.

Kur’an bütün tanrısal göndermelerine rağmen insan üretimidir. Yazıldığı koşulların siyasal, toplumsal, kültürel ve sınıfsal özelliklerini yansıtmaktadır. Kur’an’ın bütün zamanlar ve mekanlar için geçerli, evrensel ve biricik tanrısal adalet kaynağı olduğu iddialarına karşın, ortaya çıktığı koşulların ürünüdür ve çözüm gücü de ancak ve esas olarak o dönemin sorunları ölçüsünde tartışılabilir. Ayetlerin “indiği” yıllar boyunca değişiklikler, hatta birbiriyle çelişen hükümler taşıması da değişen siyasal koşul, ihtiyaç ve sorunlara uyarlama ihtiyacını yansıtır. Çok sınırlı bir mekânın, kısa zaman diliminin sorunları ölçeğinde bile değişime uğramak zorunda kalan Kur’an’ı; günümüzün çok boyutlu ve kapsamlı sosyal, siyasal ve toplumsal sorunlarının çözümü için temel almak, tanrıyı kıyamete zorlamakla eş değerdir. Kaldı ki “asr-ı saadet dönemi”in (Muhammed Peygamber ve dört halife dönemi) sorunlarına bile çözüm üretemeyen islamın, günümüzün sorunlarına çözüm olması beklenemez. Kur’an’ın eklektik yapısı ve İslami pragmatizm, aynı zaman da farklı açılardan ve perspektiflerle yorumlama imkanı da vermektedir.


İslamiyet’te eşitsizlik ve ayrımcılık öncelikle Müslümanlarla gayri Müslimler arasındadır. Hıristiyan ve Yahudileri, onlara “inen” kitapları hak dinler ve kitapları olarak kabul etmesine rağmen, ayrımcı ve dışlayıcı politika izlemiştir. Kur’an’da “Hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle, küçülerek kendi elleriyle cizye (gayri Müslimlerden alınan kelle vergisi/ haraçları) verinceye kadar savaşın” (Tevbe-29) denilmektedir. Başka bir dinden ya da dinsiz ise, kayıtsız koşulsuz İslamlaşmayı dayatmakta, kendisinden olmayanı “müşrik”, “kafir”, “batıl”, “fitne”, “sapkın” ilan etmektedir. “Fitne ortadan kalkıp din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara-193) demektedir. Bütün bu suçlayıcı nitelemeler gerektiğinde İslamiyet içi farklılıklarda da kullanılabilmektedir.
Kur’an’da, İslam’ın bir hoşgörü dini olduğunu savunanların sıklıkla başvurdukları, “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi, o halde iman etsinler diye insanları zorlama” (Yunus-99) şeklinde ayetler de bulunmaktadır. Kur’an’ın eklektik yapısıyla uyumlu bu türden ayetler, İslamiyet’in henüz güçsüz olduğu döneme aittir. Şeriatın ve Kur’an’ın gerçek özünü yansıtmaktan uzaktır. Bu yüzden İslamiyet güçlendiği koşullarda yerini; “…Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın bulduğunuz yerde öldürün ve hiç birini dost ve yardımcı edinmeyin” (Nisa-89) biçimindeki ayetlere bırakmıştır.

İslamiyet, Arap yarımadasında siyasal parçalanmışlık, toplumsal kaos, otorite boşluğu, kabile savaşları ve düşmanlıkları koşullarında 15-20 yıl gibi kısa bir zamanda, bölgenin egemen dini haline geldi. Bu otorite boşluğunu doldurarak siyasal parçalanmışlığı gidermiş ve bölgeyi merkezi siyasal bir yapıya kavuşturmuştur. Bu koşulların çelişkilerinin ve ihtiyaçlarının sonucu olarak da gelişmiştir. Yeni kurulan siyasal yapı/İslam devleti, “Cahiliye dönemi” olarak tanımlanan kabile aristokrasisine dayalı parçalı yapıyı birleştirirken; Tanrının yetkisini, dünyadaki mutlak temsilcisi olan Halifede somutlayarak, siyasal iktidarı da kutsallaştırmıştır. Birey ve toplum böylece yalnız Tanrıya “kulluk” etme göreviyle kalmıyor, aynı zamanda Halifede somutlaşan siyasal iktidar karşısında da iradesizleştiriliyor ve itaate zorlanıyordu.


. yüzyıl Arap toplumunun gelenek ve göreneklerini gözeten ve Arap egemen sınıflarının merkezileşme ve yayılma ihtiyacını karşılayan İslam devleti, o koşulların kölelik dahil sosyal, siyasal ve toplumsal eşitsizliklerini sürdürmüştür. Merkezi yapılanmayla köleci toplum düzeni yerini giderek feodal bir düzene bıraksa da, kölelik ilişkileri ortadan kalkmamıştır. Öyle ki, “dilediğine mülkü verir dilediğinden alırsın. Dilediğini şerefli, dilediğini zelil (düşkün, aşağılık) kılarsın.” (Al-i İmran- 26) gücünde ve makamında bulunan Tanrı, eşitsizlikleri de mutlaklaştırmaktadır. Bu, Kur’an’da “Allah’ın sizi birbirinize üstün kıldığı şeyleri arzu etmeyin” (Nisa-32) denilerek, insanlar eşitlik talep etmekten men edilmektedir. Kur’an’da insanlarla Allah’ın eşit olmayacağı, insanlar arasındaki eşitsizlikle anlatılmaktadır. “Hiç sizler, sahip olduğunuz kölelerin size verdiğimiz rızıklarla eşit suretle hak ve tasarruf sahibi olmasına razı olup, birbirinizi saydığınız gibi onları da sayar mısınız? O halde nasıl olur da kendinizi Allah’a ortak koşarsınız?” (Rum-28) diye sorularak köleler “sahip olunan”, yani mülk olarak görülmektedir. Ve yine “kölelerle kendilerine rızık verenler eşit olmaz.” (Nahl-75) Kur’an’ın eşitlik anlayışına göre.

“Dilediğini sebepsiz rızıklandıran”, “zengin eden sermaye veren” İslam’ın eşitlik ve adalet sağlaması düşünülemez. Sınıf farklılıkları, “Baksana insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır. Elbette ahiret derece ve üstünlük bakımından daha büyüktür.” (Isra-21) denilerek savunulmaktadır. Dahası, “Ey Muhammed, onlar Rabbinin nimetlerini mi paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirilerine iş gördürsünler diye kimini ötekilere derecelerle üstün kıldık.” (Zuhruf-32) diyen bir eşitsizlik anlayışı söz konusudur.

Adalet bakımından da sosyal, sınıfsal ve cinsel eşitsizlik sürdürülmektedir. İslam hukuku (fıkıh) ve adalet anlayışı Müslümanlarla gayri Müslimlere ve “hak” dinden olmayan ve dinsizlere, kölelerle köle sahiplerine, yoksullarla mülk sahiplerine, kadınlarla erkeklere farklı farklı uygulanmaktadır. Mirasta, kısasta, cezada, toplumsal konumda bu eşitsiz hukuk ve adalet anlayışı sürdürülmektedir. Kur’an “hürün hür, kölenin köle ile, dişinin de dişi ile kısas edilmesini” (Bakara-178) emretmektedir. Kadını ikinci sınıf görür. Mahkemede tanıklığını geçerli saymaz. Ancak “erkek tanık eksikliği” durumunda “eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendine güvendiğiniz bir erkek ve iki kadın tutun” (Bakara-282) der. Mirasta ise “erkeğe iki dişi hissesi”ni (Nisa-11) uygun görür. Dahası kadını aşağılar, erkeğe tabi kılar. “Allah’ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah’ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zamanda koruyandır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün.” (Nisa-34) demektedir.

Bütün bu eşitsizliklerin vicdani gerekçelendirilmesi de ilginçtir; “Biz dilersek herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağımıza dair benden söz çıkmıştır.” (Secde-13) biçimindeki bir vicdani tasarrufa sahiptir.


Görüleceği gibi Kur’an ve İslam’ın eşit ve adil olma, hoşgörü gibi bir sorunu yoktur. Tersine, sınıfsal, toplumsal, sosyal ve cinsel eşitsizliklerin kaynağı olarak Tanrı’yı göstermektedir. Tanrı insanların eşit olmasını istememiştir! İslamiyet, 7. yüzyıl Arap toplumunun sosyal ve sınıfsal gerçeklerini, eşitsizliklerini esas almış ve ‘evrensel’leştirmiştir. Ayrıca açık hükümlerden de anlaşılacağı gibi Kur’an Arap toplumuna indirilmiştir, Muhammed peygamber Arap toplumunun yola getirmesi için gönderilmiştir! Haliyle kavmiyatçıdır. “Ey kavmim, bana uyun size doğru yolu göstereyim” (Mümin-38) denilmektedir. Allah tarafından indirildiği varsayılan Kur’an’da, peygamberin bizzat kendisinin seslenmesi çelişkisi bir yana, doğrudan Arap kavmine seslenilmektedir.

İslamiyet Arap yarımadasındaki siyasi otorite boşluğunu gidermiş, güce ve egemenliğe dayalı, savaş ve kıyımlarla, boyun eğdirme ve itaatle “birlik” sağlamıştır. Buna rağmen eşit, adil, kardeşçe, hoşgörüye dayalı bir toplumsal düzen kuramamıştır. Bütün ilahi, Tanrısal göndermelere rağmen sorunlar dünyevi yoldan çözülmüştür. Bu yüzden İslamiyet, “asr-ı saadet dönemi”nin sorunlarına bile çözüm olamamış; hoşgörü, eşitlik ve siyasi katılım bakımından “Cahiliye devri”nin kabile aristokrasisine dayalı siyasi katılım düzeyini dahi aratır olmuştur.
Siyasal ayrılıklar ve çıkarlar kılıç zoruyla çözülmüştür. Daha Muhammed peygamberin ölüsü kaldırılmadan iktidar savaşı başlamış, Ali ve kimi ileri gelenler dışlanarak Ebu Bekir halife ilan edilmiştir. Devamında ise Ömer, bir oldu-bittiye getirilerek Ebu Bekir tarafından halife atanmıştır. Adalet sembolü olarak gösterilen Ömer, bir suikastle öldürülecektir. Ömer’in ölmeden atadığı 6 kişilik heyet (Şura) tarafından kılıç zoruyla Osman halife yapılıyor, Osman dönemi de ayyuka çıkan suistimaller sonucunda ayaklanan Müslüman halkın Osman’ı linç etmesi ve Yahudi mezarlığına atmasıyla sonuçlanıyor. Halife olması beklenen Ali’yi, başta Kureyş’ler olmak üzere iyice palazlanmış olan egemenlerin istememesiyle, iç savaş çıkacaktır. Peygamber eşlerinden Ayşe’nin, Ali’nin halifeliğine karşı başlattığı Deve Savaşı ve Muaviye’yi halife yapmak için Sıffın Savaşında onbinlerce Müslüman ölecektir. Ali’nin öldürülmesi ve Muaviye’nin halife olmasıyla asr-ı saadet dönemi sona erecektir. Devamında ise Peygamberin torunlarından Hasan zehirlenerek, Hüseyin ise yanındakilerle birlikte Kerbela’da vahşice öldürülecektir.


Asr-ı saadet döneminin saadeti, adaleti ve çözüm yöntemi budur. Eğer kılıç, katliam ve savaşlarla, boyun eğdirerek sağlanan “çözüm”, eşitlik ve adalet adına bir çözüm olarak görülmez ise; İslam’ın, asr-ı saadet dönemin sorunlarına dahi çözümler üretememiş olması, günümüzün çok yönlü, karmaşık siyasal ve ulusal sorunlarına bir çözüm çerçevesi olamayacağının en önemli kanıtıdır. Bu yüzden İslamiyet mezhep, tarikat, yorum vb. biçimlerde bölünmüş, “tek bir İslam olduğu, diğerlerinin cehennemlik olduğu” peygamberin Hadisinde belirtilmiş olmasına rağmen bölünme ve parçalanmaların önüne geçilememiştir.

İslamiyet hem gündeme geldiği siyasal ve toplumsal koşullar, hem de din ve devleti bir görmesi, siyasal ilişkileri din referansıyla yürütmesi itibariyle siyasal bir dindir. İslamiyetin bu siyasal niteliği onu egemenlik ve iktidar ilişkilerinin dolaysız uzantısı kılmaktadır. Emevi devleti, iktidar mücadelesinin Emeviler lehine çözülmesinin ürünüdür. Genel olarak Arap kavmini temsil gücünden bile uzaktır. Abbasiler döneminde ise, öncelikle Abbasi hanedanının/ egemenlerinin çıkarlarını temsil etmekle birlikte, daha genel olarak Arap kavminin ve egemen sınıflarının temsili düzeyine ulaşmıştır. Fakat bütün bu süreçler boyunca İslamiyet ve Arap toplumu içinde, iç çatışmalar ve iktidar mücadelesi ve de Karmatiler, İsmaililer, Fatimiler biçiminde eşitlikçi toplumsal düzen arayışları eksik olmamıştır. İslamiyet’in ve İslam devletinin siyasal egemenlik alanları genişledikçe de, Arap/İslam anlayışına ve düşüncesine karşı, Fars İslamcılığı, Türk İslamcılığı gibi İslami yorumlar da gelişmiştir. Bu bazen mezhepler, bazen de yorumlar biçiminde olmuştur. Fars/Acemlerin İslam’ın Şii mezhebi/yorumuyla özdeşleşmesi bunun tipik bir örneğidir. Veya Türk egemen sınıflarının İslamiyet’i kabul ettikten sonra, uzun süre, eski pagan dönemi Şamanist din anlayışlarıyla İslam’ın değişik biçimlerde sentezine dayalı, tasavvufi bir İslam anlayışının gelişmesidir. Bu sentez, Türkmen, Yörük halk tabakalarında, göçebe boylarda çok daha belirgindir. İslam’ın Sünni yorumunun Osmanlı’da resmi din haline gelmesi bile, Fatih döneminde Gazali yorumunun benimsenmesinden sonra olmuştur.


Demek ki; İslamiyet siyasal ve toplumsal çıkarlara, değişen sorun ve ihtiyaçlara göre farklılaşmasının yanında, kavim ve kavim çıkarlarına göre de farklılaşmaktadır. Bu yalnızca İslamiyet için değil, Hristiyanlık ve diğer dinler için de geçerlidir. Slav halklarının Rus Ortodoks kilisesine bağlı olması, Anglo-*****n İngilizlerin Anglikan Kilisesini kurması bunun tipik örnekleridir.
İslamiyetin orijinal kaynaklarının, Kur’an’ın ‘evrensel’ eşitlik yaklaşımı böyledir. Siyasal, sınıfsal ve kavmi bakımdan eşitlik olmadan toplumsal adalet sağlanamayacağı gibi, “kardeşlik” de sağlanamaz. Sebepsiz rızıklandıran, dilediğinden alıp dilediğine veren, birbirlerine iş gördürebilsinler diye sınıf farkları yaratan ve bunu meşrulaştıran, erkeği kadına üstün kılan, Müslüman olmayanı düşman gören eşitsizliklere ve adaletsizliğe dayalı Tanrı düzeninde, eşitliğe dayalı bir kardeşlik sağlanamaz.


Kaynak: Teoride Doğrultu Dergisi.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 12-05-2009, 19:10   #2
 
devrim yolunda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
devrim yolunda
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Apr 2008
Üye No: 7781
Mesajlar: 1612
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

Kuran'da bazı insanların yönetmek,bazı insanların ise yönetilmek için var olduğu belirtilir.Yani Kur'an göre eşitsizlik bir sorun değildir.Zekat eşitsizliğe karşı Kur'an'a göre en güzel en mantıklı çözümdür.Zenginin; fakiri,emekçiyi sömürmesinden ise bahsedilmez...
devrim yolunda isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 12-05-2009, 20:14   #3
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gramsci
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Nov 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 1017
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

verilen bilgilerin doğruluğu ortada ve fakat bunları tartışma pek anlamlı gelmıyor nedeni ise;

bundan 1400 yıl once yazılmış bir kitabın değerlendirilmesinin kriterleri neye göre yapacağız?kuran ı sömürü ilişkilerinin bir sebebi veya sonucu olarak görmek yerine toplumun sömürmek için kuran a veya başka bir dini kitaba ihtiyacı olmadığını söylemek yerinde olur.

sözgelimi semavi dinler arasında hümanist anlamda en gelişkin din "hristiyanlıktır" öyleki bu dinde tanrı bir kısmı ile insan formuna bürünmüştür.

isa "zenginin cennete girmesi devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur "diyerek olayıda net olarak açıklamıştır.

klise babaları ise bırakın malı mülkü-- giydiğiniz giysinin sizin olduğunu nereden çıkardınız ? gibi bize bile örnek olması gereken komünal paylaşımlar içerisindeydiler..ki örnekler dahada fazlalaştırılabilir.

dünya üzerinde 5000 küsür de din olduğunu düşünürsek bu birazda sosyal bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan bir olgudur diyebiliriz.

marcel gauchet in "anlam borcu" adlı makalesinde özetlediği gibi; insanlar veya toplumlar sürekli bir borç yükü altındalar.daha doğar doğmaz borçlu hayatlarını en az borçla devretmek zorundalar.
bu borcuda yaratan bizleriz,neden mi? tabiki kendimizi anlamlandırmak için ,kendimizi değerli kılmak için..sonuçta kullukta diğer yaratıklar göze alındığında üstün bir nokta.yoksa neden durup dururken yasak elma yensin insanlığa çağlar boyu devrolacak bir borç yaratılsın?
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-05-2009, 07:45   #4
 
-- - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
--
Okuyucu
Kullanıcı Profili
Üye No:
Mesajlar: n/a
Teşekkür Grafikleri
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

Alıntı:
mustafaturker Nickli Üyeden Alıntı
verilen bilgilerin doğruluğu ortada ve fakat bunları tartışma pek anlamlı gelmıyor nedeni ise;

bundan 1400 yıl once yazılmış bir kitabın değerlendirilmesinin kriterleri neye göre yapacağız?kuran ı sömürü ilişkilerinin bir sebebi veya sonucu olarak görmek yerine toplumun sömürmek için kuran a veya başka bir dini kitaba ihtiyacı olmadığını söylemek yerinde olur.

sözgelimi semavi dinler arasında hümanist anlamda en gelişkin din "hristiyanlıktır" öyleki bu dinde tanrı bir kısmı ile insan formuna bürünmüştür.

isa "zenginin cennete girmesi devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur "diyerek olayıda net olarak açıklamıştır.

klise babaları ise bırakın malı mülkü-- giydiğiniz giysinin sizin olduğunu nereden çıkardınız ? gibi bize bile örnek olması gereken komünal paylaşımlar içerisindeydiler..ki örnekler dahada fazlalaştırılabilir.

dünya üzerinde 5000 küsür de din olduğunu düşünürsek bu birazda sosyal bir ihtiyaç olarak ortaya çıkan bir olgudur diyebiliriz.

marcel gauchet in "anlam borcu" adlı makalesinde özetlediği gibi; insanlar veya toplumlar sürekli bir borç yükü altındalar.daha doğar doğmaz borçlu hayatlarını en az borçla devretmek zorundalar.
bu borcuda yaratan bizleriz,neden mi? tabiki kendimizi anlamlandırmak için ,kendimizi değerli kılmak için..sonuçta kullukta diğer yaratıklar göze alındığında üstün bir nokta.yoksa neden durup dururken yasak elma yensin insanlığa çağlar boyu devrolacak bir borç yaratılsın?

Mustafaturker , bilindiği gibi din kitleler üzerinde bugün büyük bir baskı kuruyor ve egemenler tarafından işçi sınıfı başta olmak üzere ezilenlerin sömürülmesinde bir araç olarak kullanılıyor ve özgürlük ve demokrasi taleplerinin önünde bir engel haline gelmiş bulunuyor.


Proleterya partisinin görevi dine karşı amansız bir savaş açmak ve zora dayalı yöntemler kullanmak değildir. Dinin kökenlerinde ve toplumlar üzerinde bu kadar büyük etki kurmasında tarihsel- derin sosyolojik etmenler vardır. Dini ortadan kaldırmak için baskı yapmak yerine dini ortaya çıkaran koşulların değişmesi , yani maddi üretim ilişkilerinin değişmesi gerekmektedir. Bunun için de bu yönde kitleleri aydınlatıcı yazılar yazmak ve tartıştırmak çok daha önemlidir.


Konu İslamiyet olunca bu daha da önemlidir, ben İslamiyet' in çok eşitlikçi olduğunu söyleyen ve kendisine solcuyum diyen insanlar gördüm. Çeşitli hadislerde, komşusu aç iken insanların tok yatamayacağı yönlü rivayetler bu konuda başlıca sunulan örneklerdir fakat Kuran ' da kadınları aşağılayan, onları ikinci sınıf cins olarak gösteren, sınıfsal eşitsizlikleri çözmek bir yana bunu meşrulaştıran birçok ayet bulunmaktadır. Bunları teşhir etmek çok önemli ve stratejik bir noktada duruyor.


Engels: Tanrıları korkular yarattı der. Gerçekten de aç kalma korkusu, ölme korkusu, yoksulluk ve insanların birşeylere asla sahip olamayacağını bilmesi, onların ölümden sonra başka bir dünya hayalleri kurmalarına yol açtı.

Günümüzde kapitalizm bir kriz içerisine girmiş bulunuyor. Emperyalist tekeller birer birer çözülürken halkımız krizin faturasını ödemek zorunda bırakılıyor ve daha fazla yoksulluk ve daha fazla işsizlik payına düşüyor. Kapitalizmin krizi sosyalistler için büyük bir fırsattır. Bu noktada da din devreye giriyor ve insanların yoksullaşmasının bir kader olduğu veya Tanrı tarafından verilmiş bir ceza olduğu beyinlere işliyor. Yoksul kitleler dini ideolojiye daha fazla sarılıyorlar. Onlara sınıf bilinci vermek, proleteryanın ideolojisine eğilmelerini sağlamak için bu gerçek abartıya kaçmadan sürekli teşhir edilmeli ve kitleler aydınlatılmalıdır. Sosyalizmden sonraya erteleyici anlayış kesinlikle mahkum edilmelidir.
  Alıntı ile Cevapla
Alt 13-05-2009, 09:06   #5
 
Ümid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ümid
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Aug 2007
Üye No: 1667
Mesajlar: 285
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

Alıntı:
Proleterya partisinin görevi dine karşı amansız bir savaş açmak ve zora dayalı yöntemler kullanmak değildir. Dinin kökenlerinde ve toplumlar üzerinde bu kadar büyük etki kurmasında tarihsel- derin sosyolojik etmenler vardır. Dini ortadan kaldırmak için baskı yapmak yerine dini ortaya çıkaran koşulların değişmesi , yani maddi üretim ilişkilerinin değişmesi gerekmektedir. Bunun için de bu yönde kitleleri aydınlatıcı yazılar yazmak ve tartıştırmak çok daha önemlidir.

Engels: Tanrıları korkular yarattı der. Gerçekten de aç kalma korkusu, ölme korkusu, yoksulluk ve insanların birşeylere asla sahip olamayacağını bilmesi, onların ölümden sonra başka bir dünya hayalleri kurmalarına yol açtı.

...proleteryanın ideolojisine eğilmelerini sağlamak için bu gerçek abartıya kaçmadan sürekli teşhir edilmeli ve kitleler aydınlatılmalıdır. Sosyalizmden sonraya erteleyici anlayış kesinlikle mahkum edilmelidir.
Engels, Marks'ın o ünlü ''din halkların afyonudur'' cümlesinden hemen önce yazdıklarını basit bir şekilde tarif etmiş. Lafı gelmişken özellikle biz gibi genç kuşakta bayağı bir etki bırakmış ''din halkların afyonudur'' cümlesi yerine keşke başka bir cümle kullansa idi, yazık ki bu cümle bir çokları tarafından yanlış anlaşılıyor. neyse...

Turan Dursun kitaplarında dini özellikle islamiyetin kutsal kitabı kuran-ı kerimi sıkı bir şekilde eleştiriyor. Tarihi veriler ile, mekansal zıtlıklar ile ve hatta kuranda geçen cümle yapıları ile... yapılanlar ile yapılmayanlar ile... Turan Dursun kuran-ı kerimi kitaplarında bitiriyor. Aklı selim herkes bu kitapları okuduktan sonra doğru yolu bulmalı ''allahsızlığa'' doğru en azından bir adım atmalı. Fakat olmuyor, neden?

İnsanı kendine, çevresine, emeğine, emeği ile yarattığına yabancılaştıran sistem, kişiyi ruhsuzlaştırır. Bir mezar taşı satıcısı işleri açılınca sevinir halbu ki üzülmesi gerektir, artık ruhu yok olmuştur. Basım yayında reklam sektörü kaynak israfıdır, fakat çalışanları ve patronu ile basım yayın sektörü kaynak israfına karşı o kadar ruhsuzdur ki işleri durgunlaşınca üzülürler.

Din, dünyanın ruhsuz insanlarına ruh mu oldu. Günlük acımasız yaşantının sonrasında sığınacak mabed mi oldu? Zalimin, gaddarın, ne yaptığını bilmez kendini kaybetmiş insanların umut kapısı mı oldu? Günde yüzlerce kişiyi ağlatan kişinin ağlama duvar mı oldu? Elleri kanlının elini yıkadığı kutsal çeşmesi mi oldu? Garip gurebanın karın doyurmaz ekmeği çorbası, zengin para babasının makarna üstüne serptiği italyan beivilia sosunun fitresi, zekatı, sadakası, iç rahatlatması kendini tatmin etmesi mi oldu?

Din işine de geldi bazılarının... dişlediği insan etini zemzem ile yıkayınca yavrusuna helal tavuk göğsü diye yedirdi. Beyazlardan seçmece iki parti kadın indirip sattı Trabzon'da ********, ''sünnettir sevaptır, ticaretin 1oo de 1oo 'ü helaldir'' dedi.

********

Din, dini insan zihnine yediren maddi koşulların ortadan yokolması ile beraber mevcudiyetini yitirecektir, insan bilincinde... Merdiven altından geçmek uğursuzluktur derler. Günümüzde uğursuzluk ya işten atılmak yada para kaybetmektir. İşten atılmayı da parayıda ortadan kaldırın uğursuzlukta ortadan kalksın merdiven altından geçme batılıda ortadan kalksın.

İnsan, uzun komünist yürüyüşünde kendi mücadelesi ile yaratacağı insan toplumunda dini ne zor ile ne baskı ile hatta tartışarak bile tarihe gömmeyecek, insan olma yolunda iken insanlar insanın özü dünyaya hakim olacak, kendine yabancı tüm sefil ruhlar buharlaşacak.

*********

Din gerçekte kendiliğinden değil insanın haklı mücadelesi sonucunda mecburiyetten yok olacak. Dini yaratan insanı yabancılaştıran koşullar yitip gittiğinden, insana yabancı kurumlar da tarihe karışacak, insana yabancı inançlar da düşüncelerde...

O halde dine karşı savaş, insanın insan olma yolu ile barışıdır.
Dine karşı savaş insanın kendisi ile barışıdır.
Dine karşı savaş düzene karşı savaştır.
Ümid isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-05-2009, 12:06   #6
 
ParTiGiaNo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ParTiGiaNo
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Jul 2008
Üye No: 10360
Mesajlar: 110
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

Yoldaşın dediği gibi emekçi hakkında hiç bir laf geçmez zenginlik üzerine kurulmuş tamamen sermayeye odaklı bir söümürü sistemi insanlarımız o kadar kanmışki içinden çıkamıyor ayrıyeten kuran her fakirin şanslı olduğunu zenginlere göre cennete gitme şansının daha çok oluduğuna kanaat getirerek insanlarımızı kandırmakta ve ezmekte kaldıki bu düşüncenin neresi eşitlik çi bu kitabın ve dini sistemin ne kadar doğru ne kadar haklı olduğunu gösterir.Zaten bu dinler örneğin hac örneği gibi insanları bu gibi metalara inandırmakta ve bunları putlaştırıp insanlara sunmakta bu yolla sermayesisine sermaye katmakta elbette bu sadece islamiyette değil ortaya çıkmış bütün dinlerin ne amaçla kurulduğunu göstermekte hepsi tekele uygun olarak hareket eden sömürü sistemi ortaya çıkarmıştır ve bu yolla yani insan üretimi kitaplarla insanları hipnoze etmiştir.Baskın kul psikolojisini bu kitap ve mirasçılarıyla insanlara dayatmıştır.Bunu yaparak emekçinin hiç bir hak sahibi olmadığıını tersine hak sahibinin ona anlatılmış tanrının sahibi olduğunu istediğine istediğini verme hakkı vermiştir ki zaten burda tanrının ne kadar eşitsiz bir masal ürünü olduğu görülüyor istediğini yapabilen birini zengin birini fakirleştirebilen,birini cennette hurilerin olduğu sapkın bir yere gönderip birini alevlerin içine atar ama her zman bilesinizki tanrı insan ları ateşe bile atsa bir yandan her zaman kulunu sever ve sevmektedir tabi.Eşitlik diyoruz hele hele bunu islamiyette arıyoruz ne yazık daha dünyaya yeni gelen kadına belirli misyonlar yükletilir ve aktarılır kul olma yolunda.Öyle eşitlik çi bir kitap ki cennete giden erkeğe beraber olacağı kadını seçme hakkı verir fakat ne yazıkki kadına değil seçme hakkı cennette bile erkeğe olan kulluk görevi aktarılır yine sömürülür.Anlayacağınız din deyince 2 defa düşünmemiz gerekir çünki din dünya da bizi sürekli sömüren sürekli kul psikolojisini dayatan pis bir masallar bütünüdür...
ParTiGiaNo isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-05-2009, 21:04   #7
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gramsci
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Nov 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 1017
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

Dini korkuların yarattığı bir tez dir .Forumdaki filmler bölümünde Zeitgeist adlı belseldede bahsi geçen dini yaratan "minnettarlık" tır.

Güneşten korkulduğu için ,onları aç bıraktığı için değil,aksine tamda hayat verdiği için tapılmıştır.

Zaten bu tapınma olayı form değiştirmeyip bu halini almasa idi.Güneşe tapınmak gücümüze gitmezdi,neden mi çünkü hayat veriyor

ayrıca ikinci bir tez de dini korku veya minnettarlık gibi hisler değil ,EVRENİ ANLAMLANDIRMA, KOSMOSU TANIMA aktivitesi şekillendirmiştir.

burada takımyıldızlar öne çıkmış eski mısır (orion takım yıldızına),mithrasçılar (perseus takımyıldızına) vs tapmışlardır...

yani gökküredeki olayları dikkatlice takip etmişler güneş yokken bile ışık saçan (ki ışık yılı hesaplamaları bilgileri dahilindedir) yıldızlar onları derınden etkılemiştir.Burada ilksel bilim olan ASTRONOMİ doğmuştur...Eğer din varsa kendini bu ilksel bilime boçludur.Yada bugün bilim varsa bunda kendini cosmosta anlamlandırmak isteyen kişilerin etkisi vardır.
yani din sömürü ilişkileri bile mevzu bahis değilken ,,,varken ama mevzu-bahis değilken vardı.bir anlam içinde toplum içinde idi.topluma bağlı idi.

bugüne gelindiğinde ise yığınlar din kullanılarak kontrol ediliyor,en azından dikkat ve çabaları bir noktada sönümlendiriliyor.

o zaman ne yapmak lazım?dine dinin içinden vurmak lazım kanımca sömürü ilişkileri üzerinde bir eleştiri ile ancak kendi kendimize yazarız burda,ama dışardaki adam sana tanrı demokrat olmak zorundamı?derse ne diyeceğiz

teşekkürler
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-05-2009, 21:11   #8
 
flywithme - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
flywithme
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Apr 2009
Üye No: 20524
Mesajlar: 172
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

islamiyet su zamanki durumunda ataerkiyi yeniden tureten ve kadını birey olarak gormeyen bi din bence
flywithme isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-05-2009, 21:22   #9
 
devrimcigenclik07 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
devrimcigenclik07
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Apr 2009
Üye No: 21150
Mesajlar: 25
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

din kişiyle tanrı arasında bişeydir.kimsenin dinini yargılamak veya bir dini yargılamak bana yanlış geliyor.her kişi istediğine inanır istediği şeye inanır.din bazı insanlar tarafından kullanılıp insanları sömürdüğü doğrudur.fakat madem herkes eşit herkes özgür buna karışılmamalı.ne zaman din ülkeyi aşırı tehlikeye düşürür ozaman söylediklerinizde haklı olabilirsiniz.ama şu anda tehlike yok bence.en azından 1900 yıllarında ki tehlike yok.bana göre herkes dışarı taşımaması şartıyla istediği ibadeti yapar.dini tehtit olarak görenlere ise söyleyeceğim şey dinden önce abd emperyalizmi vardır.bana göre öncelikli düşman budur.
devrimcigenclik07 isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 17-05-2009, 11:28   #10
 
Gramsci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Gramsci
Üyeliği durduruldu
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Nov 2008
Üye No: 14646
Mesajlar: 1017
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Cevap: İslamiyet’te eşitlik anlayışı

bu arada erkut direkçi arkadaş benim yazma sebebim dinin kaynağı üzerine idi,onun dışında dinin kullanımı üzerine sana katılmamak elde değil,
bu konu hakkında kant ;

"Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez;ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır:Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Ne varki,her yandan : "Düşünmeyin!Aklınızı kullamayın!diye bağırdıklarını işitiyorum.Subay,"Düşünme,eğitimini yap!" Maliyeci,"Düşünme,vergini öde",Din adamı "Düşünme,inan!"diyorlar,

Kant,din bakımından ergin olmayışı ve/ya da dinsel bağlılığı ," herşeyden daha çok tehlikeli ,zararlı ve onur kırıcı..." bulmaktadır.

Server tanilli ise"....Her alanda insan aklının çabalarının genel tablosunu çizen eser ,....insanın ,aklıyla dini ,politikayı ve ahlakı denetleyerek boş inançlardan kendisini kurtarabilirse,dünyayı değiştirmede nasıl yetenekli olabileceğini göstermek ister.
Gramsci isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-08-2011, 20:06   #11
 
elitte - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
elitte
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Aug 2011
Üye No: 37734
Mesajlar: 2
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

BAKALIM BU YAZACAKLARIMA NE KADAR TAHAMMÜL EDECEKSİNİZ.
İslamiyet hakkında yazdıklarınızı okudum, üzüldüm.
Aşağıda yazdıklarım İslamiyet hakkındaki yanlış değerlendirmelerin düzeltilmesine yöneliktir.
“Kuran-ı Kerim, bütün dinler ve ideolojilere temas etmiştir. Diğer dinler ve ideolojilerdeki esasların en iyi kısımlarını kendisinde toplamış, onların zayıf noktalarını belirtmiş ve noksanlarını tamamlamıştır.”[72] Kuran sadece ruhi, ahlaki ve manevi sahada değil, aynı zamanda siyasi ve iktisadi alanda da sınırlar koyup nasıl hareket edileceğini bildiren birtakım emir ve kurallar getirmiştir.[73] Bunun için İslamiyet’i demokrasi ile uzlaştıranlar faşizmin ışığı altında izah edenler, sosyalizm ile bir tutanlar vardır. Hâlbuki İslamiyet iddia edildiği gibi ne demokrasi, ne faşizm, ne kapitalizm ve ne de komünizm demektir. Belki o, bunların hepsinin iyi taraflarını sentez etmiş, belki bunlardan başka daha birçok ideolojilerin sentezi olan sûi jenerist, nev-i şahsına münhasır-kendisine has bir sistem, bir doktrin ve bir hayat tarzıdır.[74]

Burada bir örnek vermek gerekirse birey ve toplum sorununu ele alabiliriz. Bir bakıma karma ekonomi de dâhil olmak üzere hemen hemen bütün sitemler ya bireyci (individüalist) veya toplumcu (sosyalist) dur. İslam ise birey ile toplumu birlikte benimseyen bir sistem olup biri için diğerini feda etmeyip birey ile toplumu uzuv ile vücut birlikteliği gibi kabul eden ve kurallarını buna göre gelişirmiş olan bir rejimdir diyebiliriz. Tam burada şu hususa dikkat çekmek yerinde olur ki, diğer sistemlerin ideologları ile İslam âlimleri arasında taban tabana bir zıtlık vardır. Diğer sistem ve rejimleri ortaya koyan düşünürler fikirlerini kendileri söyledikleri halde İslam bilginleri kendiliklerinden bir fikir, düşünce ve bir hüküm ileri süremezler. Biz burada İslam’ın bir çeşit organik toplum önerdiğini ifade etmek isterken Hz. Peygamber’in (s.a.v) şu örnek hadisinde dayanak buluyoruz. Mesela Numan İbn Beşir Hz. Peygamberin (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber veriyor: Mümin bir toplumun bütün bireyleri, sevmekte, merhamet etmekte, şefkat gösterip lütfetmek hususlarında aynı bir vücut gibidirler. O vücudun bir organı hastalandığı zaman vücudun diğer azaları sıkıntı ve ıstırap çekerek hasta organın elemini hep birlikte paylaşırlar.[75]

Böylece İslam’ın önerdiği bir toplum içersinde yaşayan birey Maruf Devalibi’nin ifadesiyle tahkim edilmiş büyük bir kalenin yapısındaki tek bir tuğla örneği gibidir. Bütünüyle sağlıklı bir bina için istenilen sağlamlıkta bir tuğlaya sahip olamazsak, sağlam büyük kalelerin-binaların kurulması mümkün olmaz. Böylece toplum bünyemizi ve binamızı çürük temeller üzerine oturmuş olursak bu bina çabuk çöker ve yıkılıp gider.[76] Burada bu birey ve toplum birlikteliğini dile getirirken Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın güçlü benzetmesini söylemek tam yerinde olacaktır. O diyor ki, bireyi ve bireysel mülkiyeti boğan mutlak toplumculuk, uzuvlarının bütün duyuları felce uğrayan ve yalnız gönlü basit ve fakat heyecanlı bir hatıra ile kıvranan bir bedene benzer. Toplumu ve toplumsal mülkiyeti boğan mutlak bireycilik de organlar arasındaki ilişkileri çözülüp canı boğazına gelmiş ve gözleri havaya dikilmiş ölüm döşeğinde canı çekişen kişinin son anlarında sekerat krizleri geçiren halini andırır.[77] Bütün bu açıklamalardan sonra şu ortaya çıkıyor ki, İslam da bir sistem getirmiştir. Fakat onun getirdiği sistem, falan veya filan sisteme benzemekten çok kendisine mahsus özel bir karaktere sahip bulunmaktadır. İslam’ın da ekonomik hayat hakkında getirmiş olduğu birtakım esaslar vardır. Mübadele hakkında, emek ve üretim hakkında, tedavül, karz, para ve krediler hakkında emir, yasak ve tavsiyeler getirmiştir. Ancak İslam’ın getirdiği esaslar ve onun ortaya koyduğu fikir ve kurallar diğer sistemlerin getirdiklerinden çok farklı ve başkadır. Mesela İslam ekonomisinde faiz yasaktır. Fakat İslam faiz alıp vermeyi zaruri kılan sebepleri ortadan kaldırmış, faizli sistem yerine, zekâtlı sistemi getirmiş ve getirdiği bu sistem sayesinde faizden gelen krizleri ortadan kaldırmış, söylediklerini uyanların refaha ulaşacaklarını ve zulümden kurtulacaklarını ifade etmiştir.[78]

Konuyu özetleyecek olursak emek mübadelesi döneminde serbest, yarı serbest ve yasak olma bakımından ticaret ve faiz yani kar ve faiz çeşitli dönemler geçirmiştir. Adam Smith, David Ricardo ve arkadaşları tarafından savunulan liberalizm ve kapitalizm devirlerinde hem faiz ve hem de ticaret tamamen serbest bırakılmıştır. Prodhon, Marx ve Engels tarafından savunulan sosyalizm ve komünizmde ise ticaret ve faiz üzerine yarı serbest ve yasak formülleri işlenilmiştir. John Maynard Keynes’in savunduğunu söyleyebileceğimiz karma ekonomide güdümlü yani yarı serbest prensibi esas alınmıştır.

Faiz serbest ticaret yasak, faiz serbest ticaret-yarı serbest ve faiz yarı serbest ticaret ise yasak formülleri hiçbir kimse tarafından savunulmaktadır.

Faiz yarı serbest, ticaret ise serbest usulü bazı sosyalistler tarafından, faiz yasak, ticaret ise yarı serbest görüşü de bazı sağcı ekonomistler tarafından savunulmaktadır. Yukarıda da anlattığımız üzere faiz tamamen yasak, ticaret de tamamen serbest formülü de bütün dinler ve filozoflar tarafından savunulmuştur.[79] Hatta bu konuda İslamiyet daha da ileri giderek kendi getirdiği sistemin bütün çağlara uyacağını, her zaman ve her yerde ve her türlü şartlar altında uygulanacağını; diğer sistemlerin ise zararlı olduğunu binaenaleyh onlara karşı savaş ilan etmek gerektiğini Kuran diliyle tüm insanlık âlemine ilan edip bildirmiştir.[80]

Alıntı Kaynağı: Tarihte Ekonomik Dönemler, Sistemler ve İslamiyet | ..:: İslam Ekonomisi Ta'lim ve Tedkik Merkezi ::.. Tarihte Ekonomik Dönemler, Sistemler ve İslamiyet | ..:: İslam Ekonomisi Ta'lim ve Tedkik Merkezi ::..
-------------------------------------------------------------
elitte isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-08-2011, 20:11   #12
 
elitte - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
elitte
Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Aug 2011
Üye No: 37734
Mesajlar: 2
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

İslam toplumunun iktisadi yapısı hakkında yazılan klasik eserler günümüzde bilinmediğinden iktisadi yapı Batıya endekslenmiştir. Bundan dolayı yazar, Medine devletindeki iktisadi yapı ile başlayarak liberalizm ve komünizm ile kıyaslayarak İslam toplumunun nasıl olması gerektiğini anlatıyor.

İslam toplumunun iktisadi yapısı hakkında İslam düşüncesinin altın döneminde yazılan klasik eserleri günümüz literatürüne getirememiş bulunduğumuzdan bugün İslam ülkelerinin üzerinde durulan iktisat ilmi,doğrudan doğruya, batı iktisat teorilerinin bir tekrarı olmaktan, iktisadi olayları batı iktisat postulatarıyla inceleme ve yorumlamadan öteye gitmemektedir. Bu metod ise, her şeyden önce, sosyal hayatı öbür alan ve görüşleriyle iktisadi yaşayış arasındaki bağları hiçe saymakta ve batının tecrübesinden doğmuş kavramları doğu ve İslam deneyine uygulama gibi kavram ve realite kopuşuna sebep olmuş ve olmaktadır.

Halbuki, İslamın getirdiği iktisadi perspektif, Medine’de İslam devletinin kuruluşundan başlayarak bugüne kadar gelmiş İslam toplumuna uygulanmış, iktisadi olaylar akıntısı içine yerleşerek belli başlı bir iktisadi strüktür doğmuştur. İktisadi yapının İslam dışı sistemlere kaydırmak istendiği ve bir miktarda gerçekleştirdiği bugün bile İslam ülkelerinde iktisat hayatı bütün bütüne, İslam etkisinden sıyrılmış değildir. Demek ki İslamın iktisat tarihi, sadece, iktisadi düşünce tarihi ele aldıkça, hem gerçeği tespitten uzak kalır, hem de İslama karşı, ilim ahlakı ve düşünce namusuyla bağdaşmaz bir cinayet işlenmiş olur.

İslam toplumunda kendine mahsus bir iktisadi içyapı oluşmuştur. Bunun ana çizgileri yakalanıp, İslam toplumunun iktisadi yapısının orjinalliği kabul edilmektedir.Batı bu iktisat yapısını ve kavramlarını temel alan bazı düşünür ve yazarlar, kendi iktisadi doktrin eğilimine ve İslam hakkındaki hükmüne göre İslam iktisat yapısını, liberal veya sosyalist bir yapı gibi görmüş ve göstermişlerdir. İslam üzerine yazan bütün bu kişiler İslama doğrudan doğruya bakmamışlar, katıldıkları batı doktrinlerinin açısından bakmışlar ve değerlendirmeğe çalışmışlardır. Halbuki İslam, batı medeniyetinden ayrı bir medeniyet olarak ele alınmadıkça gerçeğine varılamayacak bir realitedir.

Sosyalist ve kominist yazılar içinde durum aynıdır. İslam iktisat sistemini ise ancak, İslam düşünürleri ve iktisatçıları ortaya koyabilir. Medeniyetlerin dıştan incelemeleri ve değerlendirmeleri mümkündür.

İslamın her cephesinde olduğu gibi iktisat görüşünün aranmasında da birinci prensip onun İslam dışı sistemlerden farklılığını kabul etmekse, ikinci prensipte İslamın bu cephesinin öbür cephelerinden, yani, inanç, ibadet, ahlak, hukuk, sosyal hayat ve genel dünya görüşü cephelerinden ayrı ve bağımsız ele alınamayacağıdır.

Göz önünde tutulması gereken üçüncü prensipte İslam ülkelerinin bugünkü durum ve sistemlerine bakılıp İslamın iktisat sisteminin bulunamayacağı, öte yandan İslam prensiplerinden çıkacak bir sistemin bugünkü yapıda hala bazı faydalı etkilerinin bulunacağının hemen söylenemeyeceği ilkeleridir.

Bugün İslam toplumlarında, dini yasağın tefeciliğin etkisini azaltmaktaki rolün tespiti için en ufak bir çalışma yapılmadığı gibi bugün verilmekte bulunan zekatların gerçek yıllık toplamları İslamın ekonomik etkisini inceleyecek durumda bulunan ekonomistlerin bu faktörleri de hesaba katarak teorilerini kurmaları gerekir.

Bu başlangıç prensiplerini tespit ettikten sonra, sonraki bölümlerde, İslamı iktisat görüşü ve ondan ayrılmayan İslam toplumlarının iktisadi yapısını ana çizgileriyle göstermeye çalışacak.

İslam yaşadığımız hayatı ebediliğe göre ayarlar. Ekonomi, bu hayatın çerçevesini doğrudan doğruya aşma durumunda değildir. Ancak ebediliğe aday olan insanın çalışmasında dünyayı yorumlamasında ve kullanmasında önemli bir yeri olmak bakımından, dolaylı olarak, ebedilik problemine ilişir. İslamın ekonomik anlayışında, ne Marksist altyapı teorisi, ne liberalistlerin homoekonomikus modelleri geçerlidir. Toplum olaylarının alt yapısını ekonomi teşkil etmez ve insanda sadece bir homoekonomikus olamaz.

Dinlerde, insan veya toplum için çizilen hayat tarzları veya insan ve toplum için çizilen hayat tarzları veya insan ve toplumun bir yanının ortaya konmasında değişmez bir tablo ortaya konulabilmiştir. Filozofların doktrinleri ise ne kadar insanın gözlenmesinden doğarlarsa doğsunlar, büyük bir ölçüde yaratılışın dışına çıkmakta ve kaçmaktadır. Liberalizm bu serüveni geçirdi. Kapitalizmin başına geldi. Sosyalizm ve Kominizmin başına da kaçınılmaz bir şekilde gelecektir. Aslında sosyalizm ve liberalizm sıkı bir uygulama doktrinleri değildir. Daha çok farklı doğrultular belirten prensip yığınlarıdır. Sosyalizm ve liberalizm ne bir ekonomik yapı şeması, ne bir ekonomik sistem, hatta nede bir ekonomik doktrin olma durumundadır. Kominizm ve kapitalizm ise uygulanan ekonomik sistemler, tutturulmaya çalışılan ekonomik yapılardır.

Bu iki yapıda iddia ettikleri liberal ve sosyalist prensiplerine rağmen insanları ve toplumları eritmiş, çürütmüş, köreltmişlerdir. İslam ne kapitalizm, ne kominizm gibi, donmuş, katı, kısa bir dönem uygulanıp sonra terk için savaşılacak, insan ve topluma enerjisini yutan, emen, akıtan ve kurutan bir yapı teklif etmiş, nede liberalizm ve sosyalizm gibi tamamen havada kalan, aldatıcı oyalayıcı bir kaç prensibi söylemekle yetinmiştir.

İslam ekonomisinin çöküşü ve yoksulluğun gelişi hiçbir zaman içten ve sistem gereği olmamış, hep dıştan gelen saldırılardır. Son dönemde uygulanan batı tipi ekonomilerin başarısızlığı da İslam’dan değil, İslam prensip ve yaşayışlarının terkinden olmuştur. Kapitalizm, temelde insana değil ekonomik gelişmeye, eşyaya bakar. Tekniğe, kütle halinde istihsale (üretime) dönüktür. Kapitalizmin bütün gücü ve isteği, sonuç olarak `istihsal’ çerçevesinde toplanıyor. İstihsalin kollektif artış yönünde. Ancak, bu istihsal düzeni, parasızlık ve alıcısızlık yüzünden çöküntüye uğrar.

İstihsal, istihlakın (harcamanın), hacmini arttırmış, istihlakın artışı, istihsal hacmini büyütmüş, bu iki artış biri birine en zaruri bağlarla bağlanmış ve bu artışların birbirini kovalaması ekonomiyi bir artış fasit dairesine saplamıştır.

Kominizm başlangıçta, istihlak probleminden doğuyor. Kapitalizmin sebep olduğu dağıtım eşitsizliğinin istihlak yetersizliği’ ne yol açmasına bir tepki olarak doğuyor. Kominist toplumun en büyük ekonomik dramı, kapitalist ülke insanlarının istihlakla giderilecek ihtiyacının standardından farklı bir standarda ulaşamaması kapitalist ülkelerinkinden farklı bir istihlak kavrayış ve anlayışının bulunmamasıdır. İstihsal düzeniyle istihlak motifi arasında böylesine soğukluk girmiş bir düzen gitgide sönükleşmeye mahkumdur.

Birbirine zıt bu iki ekonomik düzen, kapitalizmin ve kominizmin iktisadi iç burhanlarının ve yapı bozukluklarının yanında bir birbirlerini dıştanda yıkmaya çalışıyor, birbirlerinin buhranlarını artırıyor, dünya psikolojisini birbirlerinin aleyhine hazırlıyorlar.

Tarihi tecrübe göstermiştir ki ilk çıkış noktalarındaki hedeflerin, perspektifin aksine, kapitalizm istihlak, kominizm ise istihsal ukdeleri yüzünde mutlu bir toplum doğuramamıştır. İslam toplumunda istihlakle istihsal kesimleri ne kapitalist düzendeki gibi birbirinin adeta fonksiyonudur, ne de kominist düzendeki gibi birbirinden bıçak kesimi ayrılmış ve kopmuştur.

Özel mülkiyetin ve teşebbüsün ve ölçülü rekabetin tanımlanması, devletin kişi hayatının yıkıcı bir baskıyla karışmasını önlüyor, kâr faktörü ekonomik şevki yansıtıyor, öte yandan faiz yasağı emeksiz kazanca bir sınır çekiyor, zekat başlı başına sosyal bir regülatör olarak, kapitalizmde beliren sınırlar arası uçurumun oluşumuna engel oluyor, israf yasağı istihlake bir dizgin vururken, cihat şuuru, hayır kavramı, istihsali toplumun ve bütün insanlığın yararına destekliyor.

Ekonomi düzeni kendi başına tam buyruk olarak bütün öbür alanları ve faaliyetleri şartlandıracak zapt edilmez bir kuvvet olmuyor. Öbür sistemleri diri olan hayata ölü düşünce şemaları geçirmeğe ve uydurmaya çalışırken, İslam; diri olan hayatı diri müesseselerle kaostan kozmos haline getiriyor.

Kapitalizme göre, mülkiyet, mutlak anlamda, tek kişiye aittir. Her kişi kendi başına (mal) ı ele geçirdikten sonrada başkasının gölgesini bile ondan uzak tutmak ister. Bunun ‘başkaları cehennemdir’ görüşünden en ufak bir farkı yok. ‘Cennet benim ve başkaları cehennemdir’ işte kapitalizmin ana felsefesi; işte, güçlünün güçsüzü ezmesinin ve işte proletaryanın doğuşuna meydan verilmesinin ve işte emperyalizme kadar varan sömürmenin temel felsefesi…


Komünizmde ise cehennem bizzat insandır. Değil toplanma tek insana bile güven yoktur. Ona hiç bir eşya mal bırakılmaz Komünizmin diliyle mülkiyeti reddederken, kalbiyle, mülkiyeti o kadar yüceltiyor ki tek insanı ona layık ve ona sahip olmaya ehil görmüyor.

İslamın insan ve eşya telakkisi, mülkiyet anlayışı bu iki doktrinden de tamamen farklıdır. İslam, gerek insana, gerek eşyaya baksın, Allah’ı, insanında, eşyanın da yaratıcısı ve yaşatıcısını asla unutmaz. Mutlak anlamda eşyada insanda ona aittir. Mülk mutlak anlamda sadece O’nun dur. Müslüman mülk edinişinde ve ona tasarruf edişinde, daima asıl mülk sahibini hatırlar ve hatırlamak zorundadır.

En geniş daire Allah’ın hakkıdır. Mutlak hak O’nun dur. Sonra insanın sonra hayvanın bitkinin ve eşyanın hakkı gelir. İslam düzeninde, bu açıdan bakılınca, bir taşın bile bir hakkı vardır ki o hakkı ne insan nede toplum elinden alabilir.

Demek ki İslam toplumunda ne komünizmdeki gibi tek kişiyi mülkiyet hakkında ehil ve layık görmemek, yani insana güvensizlik vardır; nede, kapitalizmdeki gibi insana Allah’ı unutturan mutlak mülkiyet hakkı tanımıştır. İslam, insana bir mülkiyet hakkı tanımıştır ama, bu hakkın üzerinde, Allah’ın hakkı birinci sırada gelmektedir. Mülkiyet hakkı, kullanma usul, sınır ve gayesiyle birlikte tanınmıştır. İslam, üzerine dinin uhrevi damgasını da vurduktan sonra, kişinin mülkiyet hakkını tanımıştır. İnsana en üstün şan olan, bu dünyada Allah’ın halifesi olmak hak ve yetkisine bağlanmıştır. Demek ki insana en çok inanan ve güven duyan dünya görüşü İslamdır. İnsan, İslam düzeninde Allah’ın halifesi olarak bu dünyanın gidişini yürütebilecek bir güçte kabul etmektedir.

İslam düzeni öyle bir düzendir ki getirdiği dünya görüşü, ahlak, erdem, toplum dayanışması, değerlendirme ve cezalandırma ölçüleri, hürlük ve kontrol ediliş dengesi ile toplum ve kişilere öyle bir ruh ve disiplin aşılar ki, her kişi, en küçük davranışı, düşünüşü ve duyuşunda, Allah’ın elinin üstünde durduğunu unutmaz.

İnsan en üstün yaratık, Allah’ın halifesi, kendi başına da, şahsiyetli bir birim olarak kabul edilmesinin bir sonucu da ona şahsi teşebbüs hakkının tanınması olacaktır. Kapitalist düzendeki kişi devlet çatışması İslam düzeninde yoktur. İslam’da kişininde Devletinde amacı birdir. Amaç İslamı gerçekleştirmektir. Kişiye ve devlete sindirilen din ve erdem ruhu bu uyum ve birliği sağlayan başlıca fondur. Kazanç İslam’da emeğe dayanır. Sermaye ancak emekle birleşirse meşrudur. Paranın para olarak para getirmesi yasaktır. Böylece kapitalizmin ana kaynağı böylece kurutulmuş olur. Sermaye emeğin hükmü altında konduktan sonra sermayeye tanınan hak emeğe tanınmış bir hak olur.

‘Allah, ticareti helal, faizi haram kılmıştır.’Açık nassı ile İslam’a özgü ekonomik yapının temel prensiplerinden biri ortaya konmuştur. Kapitalizmde hem ticaret hem faiz helaldir. Sosyalizmde ise hem ticaret, hem faiz yasaktır. İslam getirdiği dini ruhu ve öte dünya inancı hesap verme şuuru, faiz yasağı zekat kurumu ve devletin ölçü müdahalesi prensipleriyle serbest oluşan piyasanın kapitalistik bir piyasaya dönüşmesini önler. Öte yandan aynı din fonu, üretim alanından koparmayarak tüketim alanını da düzenler.

Peygamber zamanında İslam ekonomisi kuruluş durumundadır. Ekonomik kastlar kırılmakta toplumu çökerten faiz ortadan kalkmakta, zekat kutsal buyruğuyla yoksul halk ekonomik verim katına yükseltilmekte, zengin ve sömürücü büyük şehirden, cihat yoluyla adeta fakir bölgelere cebri bir servet akını sağlanmakta, böylece Asya’nın büyük ve önemli bir kesiminde yepyeni bir ekonomik yapı temellendirilmektedir. Bu dönemde Peygamber, sahabenin büyük çoğunluğunu cihat için hazır bulundurduğundan bunların geliri, daha çok yavaş kazançlıdır.

Özde, anlamda, iç yapıda ve amaçta İslam yepyeni ve apayrıdır. Asıl yenilik de bu yeniliktir. Hz. Ömer devrinde İslam toplumunun zenginliği, yeni doğan her çocuğa maaş bağlanacak kadar efsanevi bir çapa ulaşıyor. Hz. Osman devrindeki olaylar denebilirse birazda aşırı zenginliğin imkan verdiği olaylardır. Emevi devri din ve siyaset alanındaki büyük facialara rağmen arka arkaya gelen fetihlerden dolayı refah ve zenginliklerin arttığı ve eksilmediği bir dönemdir. Abbasiler döneminde sulh ve sükun içinde zenginlik ve refahla taşacaktır İslam dünyası.

Osmanlılar dönemi başlangıçta yine fetihlerin getirdiği gelirler ve toprağın askerliğe ayarlı olarak düzenlenişiyle yüzlerce yıl parlak bir ekonomik varlık gösterdi.

Sonunda bugünkü din, medeniyet, kültür, politika ahlak ve ekonomi alanında içinde bulunduğumuz iflas durumuna gelip çatarız. Bu duruma düşmemize rağmen İslam ülkeleri bugüne kadar ekonomik benzeri, Müslüman olmayan ülkelerde görünen komünist ihtilallerden uzak kalabilmiştir. Ekonomiye tapışın ekonomik sefalet getirmekten başka bir şeye yaramadığı gerçeği gün geçtikçe İslam ülkelerinde daha iyi anlaşılıyor. Kapitalist kurumların faizin zekatsızlığın toplumu çepeçevre ezdiği artık gözle görülür hale geldi.



Alıntı Kaynağı: İslam Ekonomisinin Strüktürü (Yapısı) | ..:: İslam Ekonomisi Ta'lim ve Tedkik Merkezi ::.. İslam Ekonomisinin Strüktürü (Yapısı) | ..:: İslam Ekonomisi Ta'lim ve Tedkik Merkezi ::..
elitte isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült
Seçenekler


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Saat...


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2016, Jelsoft Enterprises Ltd.
SF Bloglovin RSS Paylaşımı