Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu  
Ana Sayfa Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et
Go Back   Sosyalist Forum - Sosyalizm Okulu > KÜLTÜR & SANAT & BİLİM & EĞİTİM > Şiirler

Şiirler Gerçek şiir hem isyandır, hem isyankar ! Gerçek ozansa militan bir sanatçı !


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Yılmaz Odabaşı Şiirleri
Cevaplar
36
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
20094
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 24-07-2007, 13:02   #1
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Bir Nehrin Tükenişi- Yılmaz Odabaşı

Hasretin kançanağı gözlerinde oturuyorsun;
seni soruyorum
hiçbir şey bilmiyorsun…

Hep bir çağlayan gibi senin sevdana aktım;
sen ise sularını kaçıran bir nehir gibi uzaktın...
Tükenişi bir aşkın,
bir nehrin tükenişine benzer.

Ne deniz olabildin,
ne nehir kalabildin...

Kendin ol, kendin ol…
Sen buysan başkası ol!
Buysan kederden öleceğim,
başkası olursan de kimi seveceğim?


/Ne Diyarbakır anladı beni ne de sen;
oysa ne çok sevdim ikinizi de bir bilsen.../
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-07-2007, 13:04   #2
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart İdris - Yılmaz Odabaşı

İçindeki çocuğu alıp kaç İdris,
bırak paslı hançerlerle parçalamayı uykularını.
İhanet torpil yapmaz, hasret ardına bakmaz;
kır kanlı bıçakları,
içindeki çocuğu alıp gel İdris!

Bir mavi için ağlama İdris,
itme şu duvarları,
gülümse, sütünü ver içindeki çocuğun.
Bilirim, mağlûbiyet
esrik gülüşler ardında paramparça bir perde;
yeter idris, vakur ol, onur var serde!

Anladım, vazgeçemezsin ondan, asla;
kardeşim, fazla alkol mevcut şimdi
damarlarındaki asil kanda.
Aldırma demiyorum sana;
aldırarak
aldırma.
İçindeki çocuğu şu kirli hayata uyandırma

İçindeki çocuğu alıp gel İdris,
coşkunu parlat ya da birkaç tek at,
küfürlerine tutunarak geç kaldırımlardan;
sonra bir kerhaneye git ve oturup ağla.
Kerhaneleri bütün dünyanın,
aşk kangrenlerinin yıkık çarşılarıdır...

Aldırma demiyorum sana;
aldırarak
aldırma;
içindeki çocuğu İdris, çocuğu uyandırma!

Ve yıllar geçer,
İdris’lerin kalplerindeki çocuklar daha ölüdür;
düşleri hâlâ terasta,
İdris’ler ise zemin katta kiracı oturur...
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-07-2007, 13:09   #3
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Batman Garı - Yılmaz Odabaşı

Batman Garı
Döndüm lê gûle batman’a vardım.
Batman’dan diyarbekir’e bir bilet aldım.
Kara tren bozuldu silvan düzünde.
O yalan yollarda hasretle kaldım…

Batman garında altı donuk yüz...

Çığlık ve hınç böyle topraklar boyu;
gökyüzünde turnalar ve gri...
Ay ışığı geceyi ayartacak birazdan.
Batman garında altı donuk yüz...

Birinci yolcu soluksuz;

sanki ayazlarda yaralı bir geyik göğsü.

İkincisi sevdalı: ‘Sen beni bir kez olsun sevmedin/Habar saldım gecelerde gelmedin,’ gibi kahır yüz.

Üçüncüsü bir kadıne ki şakağında dolunay Dicle’nin.

Dördüncüsü tekmil temsili bakış, sanki kurşunlanmış bir türkü Tendürek dağla rında.

Beşincisi kandırılmış çocuklar gibi; yükü yatağı, kasketinde ter.

Altıncısı ben; dağlı yaralar, yaralı dağlar gibi..

Batman treni bir feryat gibi gardan çıkıyor.

Terli akşam alacası trene vuruyor, tren yollara...
Ay öksüz bir geceden geçiyor ve biz, öksüz bir gecede ayın altından geçiyoruz...

Gecenin terli göğsünde bir deli türkü: “Ahmedê lê vayêê / Hesênê lê vayêê! ”Bu türkü... Bu ne türkü? Türkü değil, çığlık bu; göğünden koparılmış gibi mavinin...O mavi? Ulan o bizim mavi!

Mavide eşkıyalar da yitirmişler tüfeklerini...

Boş vagonlar yollara düşmüş batman düzünde.


Gecenin göğsünde bir deli türkü...

İşte Gevaş, uzaklarda yarasıyla susuyor, geride şark çıbanıyla Batman’ın göğsü, Silvan düzünde ateşler yanıyor...

Bir ihtiyar: “Biz ne doğmuşuk ki” diyor: “Ne ölek kardaş! ”

Batman treninde altı donuk yüz...
Çığlıklar oturmuş gözlerinde büyüyor…

O saat Sirkeci’de martılar, aç çocukları o uzak suların.

O saat Beyoğlu hınca hınç, Kızılay sersem!
O saat nasılsın Yalova feribotu, Buca dolmuşu, Üsküdar iskelesi?
O saat Bodrum kalesi daha sperm kokuyor...
Çingene çadırlarında çengi çalıyor...
O saat Köln’de bir mülteci sessizce hıçkırıyor...
O saat gecede son ****** bir türkü tutturmuş rüzgâra kaşı...
Bir adam Adana’nın bulvarında kusuyor...
O saat Artvin’de bir öğretmen gecikmiş düşlerini dövüyor…

O saat tarihin alnında ter, insanlık vahşetin gözlerine baka baka susuyor...


O saat gecede bir kahpe kurşun, Diyarbakır’ın göğsünde bir adam düşüyor!

“Boşuna çırpınma gökyüzü: Yurdum kadar ağlayamazsın…”

Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-07-2007, 13:12   #4
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Bitme- Yılmaz Odabaşı


Bitme, bak, içtim, yürüdüm, kederlendim
Denize girdim, üşüdüm, sana geldim.

Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi gitme…

Bitme! Bak, koştum, savruldum, hep örselendim.
Cıgara ziftlendim, ille de seni sevdim.
Uzaklarda öyle çok kederlendim.

Günler bitmeden bitme.
Bitmeden hasret gitme…

Bu yangın geceler, bu intihar.
Gidersen paramparça yüreğimde ağıtlar!
Bu dolunay gecenin göğsünü yarar.
Benim göğsümde de sana geniş bir yer var.

Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi gitme...
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-07-2007, 13:14   #5
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Yılmaz Odabaşı Şiirleri

YILMAZ ODABAŞI

-
şair, yazar ve gazeteci-

1962
-Diyarbakır doğumlu. İzmir Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini tamamlayamadı; 1980’de siyasal nedenlerle Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde bir yıl hapis yattı. Daha sonra İlaç firma-larında tıbbi mümessillik, kitapçılık ve Diyarbakır’da -1986-1994 yılları arası- Akajans Muhabirliği, UBA (Ulusal Basın Ajansı) Diyarbakır temsilciliği, Ortadoğu Haber Ajansı Haber Müdürlüğü, 2000’e Doğru dergisi Diyarbakır büro şefliği ve Türkish Daily News Gazetesi Güneydoğu temsilciliği yaptı. 1994 yılında gazeteciliği bırakarak Ankara’ya yerleşti.

1981’den 2005 yılına dek Türkiye ve yurtdışında çok sayıda dergi ve gazetede edebiyatın hemen her türünde yazdı. İlk şiir kitabı (Siste Kalabalıklar) 1985’te, ilk hikaye kitabı (Kül Aşklar) 1991’de yayınlandı. Şiirleri çeşitli dillere çevrildi; Irak’ın Duhok ve Almanya’nın Köln kentlerinde iki kitabı yayınlandı.Türkiye’de ise iki kitabı toplatıldı. Bugüne dek otuz kadar şiiri saygın müzik grupları ve besteciler tarafından yorumlandı. 1975-2000 yıllarını kapsayan Son Çey-
rek Yüzyıl Şiir Antolojisi
’ni derledi, kitaplarının yanı sıra kendi sesinden iki şiir albümü çıktı ve 1987-1999 yılları arası yazdıklarıyla çok sayıda ödül aldı;
  • 1987 TEMMUZ Dergisi -halk ödülleri-Şiir Yarışması Birincilik Ödülü,
  • 1988 TAYAD Hikaye Yarışması Üçüncülük Ödülü,
  • 1989 TAYAD Şiir Yarışması İkincilik Ödülü,
  • 1990 CAHİT SITKI TARANCI Şiir Ödülü,
  • 1992 Adana ALTIN KOZA Film Festivali Film Öyküsü Ödülü,
  • 1992 ÇANKAYA BELEDİYESİ Çocuk Yazını Yarışması üçüncülük Ödülü,
  • 1994 PETROL- İŞ SENDİKASI Şiir Yarışması İkincilik Ödülü,
  • 1994 ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ “Yılın Gazetecisi” Ödülü,
  • 1996 PEN/ ONAT KUTLAR Film Öyküsü Yarışması Özel Ödülü,
  • 1996 ADANA ALTIN KOZA Film Öyküsü Ödülü,
  • 1998 SABRİ ALTINEL Şiir Yarışması Birincilik Ödülü,
  • 1998 ve 1998 HUMAN RIGHT WATCH/ Hellman-Hammet “Baskıya
  • Karşı Cesaret” Ödülü, Nev York-ABD),
  • 1999 ORHON MURAT ARIBURNU Şiir Yarışması 10. yıl Ödülü,
  • 1999 İsveç P.E.N. Onur Üyeliği Ödülü.
2000 yılından itibaren ödüllere katılmadı, şiir seçici kurullarında yer almadı.1994-2000 yılları arasında yazdıkları ve söyledikleri için “Düşünce suçu” mahkumiyetleri nedeniyle değişik cezaevlerinde yatan Yılmaz Odabaşı’nın, şiirleri hakkında değişik üniversitelerde hazırlanıp onanan lisans tezlerinin yanı sıra, yaşam öyküsünü ve bibliyografyasını konu edinen ve Dr. Ömer Uluçay’ın kaleme aldığı “Asi ve Yalnız Yılmaz Odabaşı” adlı bir inceleme kitabı yayınlandı.

Bugüne dek 22 kitabı 114 kez yeniden basılan ve şiirin dışında edebiyatın farklı türlerinde de yayınlanmış yapıtları bulunan Yılmaz Odabaşı'nın kitapları 500 bin adet resmi satış grafiğine ulaşmıştır. Son olarak 2005 yılı sonunda yayınlanan "Sakla Yamalarını Kalbim" (Alkım Yay.) adlı seçilmiş şiirlerinden oluşan kitabı 50 bin adet basılmıştır.

2005'te -AB sponsorluğunda- İrlanda’da Munster Literature Centre adlı yayın merkezi tarafından bütün şiirlerinden oluşan bir derleme kitabı “Everything But You” adıyla İngilizceye çevrilerek İrlanda ve İngiltere’de, ”Feride” adlı kitabı da Çetin Toprak’ın çevirisiyle Kürtçe olarak yayınlandı.

Uluslararası birçok yazar ve gazeteci örgütünün üyesi olan Yılmaz Odabaşı, Türkiye’ de ise 2000 yılından beri hiçbir yazar örgütüne üye olmayıp, sadece Mesam ve Nazım Hikmet Vakfı’nın Yönetim Kurulu Üyesidir.

Yılmaz Odabaşı, 1991’den beri yazmaktan başka bir iş tutmuyor. Edebiyatın yanı sıra fotoğrafçılık ve resimle ilgile-niyor, bu alanlarda da yapıtlar veriyor.
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-07-2007, 13:20   #6
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Yüzünü Aradım, Geçtim


(Yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. Bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin...)

Ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle... Varsam, buradaysam belki de onlar için... yüzün için belki de, yüzün nerede?
Birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? Bu koşuşturmada, bin telaşla… Herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler.Bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! Bütün düşleri yakıyor günler...Yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar...
İşte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. düş gidiyor, peşisıra şarkı da. Birden
paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin. Her düşle bir şarkıyı yakıyorlar...Şar-
kılar yakıyorlar, şarkılar onları yakıyor sonra...

/İnsan,
insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar! /

Bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. Sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! Önce kuşları vurdular orada, paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da! Soluk soluğa dışarıdayım, seni buldum... Seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni...Her şey sürdü yine, her şey! Baktım ki daha durmuş uzayın rengini demliyor asalak dünya. Baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyurken kadınlar o esmer uykularda. Oysa seni vurmuşlardı, seni, orada!

Sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda... Yüzünü özledim, yüzünü, anlasana! “Anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna! ” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu.Yüzünü aradım...

Yüzünü aradım: Kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. İnsanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı.
Uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte! Yüzünü aradım gökyüzünde...

Yüzünü aradım: Sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler. Günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada, bir eski çağ enkazında...Kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dans ederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde... Sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde...

Yüzünü aradım, geçtim...

Geçtim: Şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! Oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istedikleri vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim... Çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten geçtim...

Geçtim: Sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykularını alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan...
“İyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan…
Hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim...

Geçtim: Sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş ******lardan, yasadışı iş yapan yasa memrularından ve ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan...
Baktım, sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir..k varmış gibi! Sisleri yarıp geçtim... Yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim...
Bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim…Gök-
yüzü her şeyi ağır ağır izledi; gökyüzünün renginden geçtim...

Sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine?
Üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! Bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına; bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara. Coşkular deprem, sevinçler sıtma...
Söyle senin yüzün nerede, yüzün? Nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? Nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen! Nerede, yüzün nerede?

Sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor... Bir sorudur: “Kurtarıcılar işgalci olabilir mi? Ya da işgalciler kurtarıcı? ”Bir de oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum... Hesabını, kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin. sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin... Karacadağlı bir çocuğun kan çıbanının, Şemdinlili bir ağıdın, Kasrik’ten esen poyrazın, Peru’da bir balıkçının ve Botan’da yakılan köy evlerinin...Öyle acı ki her şey unutmak istiyorum... Kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! Unutma düşüncesini bile unutmak...

Yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü... Hükümsüze hükümlü bir aşkı unutmak istiyorum...Ve asker çocukları, mapus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocuklukları...Uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde. iİtilalleri tutun, çocuklar erken yaşlanmasınlar! Yaraları tutun, güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün! Ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum...Eski
yoldaşların gözbebeklerinde kanayan bir düşün düşüşünü unutmak!
Unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım...

Biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede, ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar...
örtülüşünü
usulca
aklığımızın,
unutmak istiyorum...
İşte bundan coşkuyu sevmiyorum artık öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi...

Yalnızdım, üşüyordum ey özlem! Beni bir gün bu özlem öldürecekti. Ölecektim bir gün erken, belki kederden… Yakın o gün! beni yakın, savrulup aksın külle- rim dicle nehrinden...
Akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey!
Ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba.../


Artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laar! Her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım!

Ya kuşlar? Sahi, ne demek ister kalan kuşlar?
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 24-07-2007, 13:30   #7
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart Feride

k(adın) : feride
uyruğu: dünya;
dinin yok, dilin var
ve sonrasını ben bilirim

aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece; avluda bir kırık dal dursa üşür feride
tarihini düşünmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır
ama tenimiz tanışır önce
ve terimiz...
o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
sonrasını...sonrasını ben bilirim...

geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince
giderek soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar
ve hüzünle şaşırırken yolunu yitik yıldızlar,
feride, bir destan gibi yürüdü ömrünü
akmaya yaraşırken sular...

sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onuda,
beni de hem ne kötü vurudu; hayvan gibi vururdu hayat,
küfür gibi, namlu gibi vururdu...sonra feride geceler boyu
uyurdu.ileride unutulmuş bir allah kendini doyururdu
ve susunca feride, yeryüzü boğulurdu...
yeryüzü yüreğimdi biraz da, kurudu... kurudu...

ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
kimselere bırakmam

öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
kimselere...kimselere bırakmam!
feride başak kokar, esmer başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını...
sonrasını ben bilirim.
günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgar giyerdik akşamları.masamızda hep
ucu karanfil dururdu; yaralamızı sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazlara
sayardık...

kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı: gelinler su başlarında,
şöförler direksiyon, gerillar silah başındaydı.bitmezdi tükürdüğüm savaşlarda 'a
poletleri büyük beyni küçük'generallerin! ******lar sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler
geceler küfür kokardı/ alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler...

peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizim kıvamında işkenceler
bir uzun yol şöförü yolları
yolları feride'yi andığım gibi anardı
geceye devriyeler dolardı

ne o
kimliksizmiydik?
feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarlarında;
dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere
kimselere bırakmam!

kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin

dirildim, diriltim onu kimselere bırakmam
kimselere!

sonra tenini tutkuladım avuçlarımda
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
kattım onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
feride'yi şiir saydım biraz da...
nisan'ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine ve kokusu
otların, kırlangıçların...
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur,
kadın olur bana gelince...ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur; uçarı bir rüzgar
gibidir ansızın ne yana
dönse yüzümü ufka çeviririm.
sonrasını...sonrasını ben bilirim...

feride tütünü türküye banarda içier
yüğreğinde bir tufan negatifleri
ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
bırakamam kimselere
k i m s e l e r e!

feride şiir huyludur, gül kokuludur
gül kokuludur gözleri ile gözlerime dokunur

dokunur

vaay!
o aşklar ki hayatın teninde sonrasız bir oyundu
dağıtınca bir yangının alanında süngüler
birileri anlatmaya koyuldu

'(...) bu gün kimse konuşmuyor(eski söylediklerini yinelemeyenlerden başka) , çünkü
dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp
yakarmalarıdinleyeceğe benzemiyor.şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şey kırdı.bu
şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştukmu bir başkasından
insanca karşılık göreceğimize inandırır bizi(...) insanlar arasında sürüp giden uzun
diyalog bitti'...
-a.camus-

(herkesin bir feridesi vardır bilmezmiyim
herkesin bir ayakkabısı gibi birde şarkısı
herkesin bir kimsesi vardır bilmezmiyim
bir de kimsesizliği..)

gözlerimle gözlerime dokunuyosun
bir bilsen o an gözlerim oluyosun
kaçalım, beni gören sen sanacak

görüyormusun dağlara dokunuyor insanlar
giderek dağlaşıyorlar
görüyormusun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi, yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi

adınla!
adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesmin eskimeyişi...
ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiyorum...

yenile yenile bana abanıyosun sende
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutumak oloyor bu yangın yerlerinde

ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir...

feride
ey yaar!

gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmadı feride
bir türkü tutturup açabilmeliyim anlımı
gecelerinde

güne koşerken çocuklar güne erkenden
ya deniz yada dağ kokmalı yolları

çocuklar çocuk olmalı
aç bakmalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök(yüzünde)

ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes gibi olmalı, adı gibi
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgarlar hakedilmiş iklimlere

çarşılarda kalabalık yürüyor
sanki topyekün bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor'faili meçhul'lerde "
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:36   #8
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Aşkın Bilançosu
I
Gidersin; yağmurlarda kırık kalır mızrabım.
Gidersin; ardından dilsiz bir ihanet gider.
Gidersin, her şey gider.
Gidersin, kalbimde bir tabur ayaklanır,
ilgilenmez ordular, hükümetler…

Gidersin; işte rezil bir an’dır bu;
yazdıkça silinen sözcükler gibidir hayat.
Gidersin; bir hazin dramdır bu!

/Kanmadım aynalara sana kandığım kadar,
içimde bir boşluk sana yandığım kadar…/

II
Bugün hasretin kırlarında dolaştım;
senin adınla, aşkın adıyla
savrulup aktım o ırmaklardan.
Irmakları çöllerle, çölleri denizlerle,
denizleri düşlerle buluşturdum,
sustum kaldım sonra günleri savuşturdum...

/Ne ses ne nefes ne de bu rüzgâr bağışlar seni;
simsiyah gecelerde budanırken ah ömrüm,
dönüp sırtını giderken kimler karşılar seni? /



III
Sen olmayınca sesin de yoktu, gözlerin de;
bu yüzden odama resmini yaptım,
ve söküp kalbimi yanına astım.
Sensiz kalan yılları da ben buruşturdum.
Kalbim hasretinde asılı kaldı,
yetim kalmış anıları ben tokuşturdum…

IV
Daha bu solgun günlerde aşk,
yaşanır
sözde!
Kalp,
yitik bedende;
yağmur değil, sanki efkâr yağıyor kente…
Yağıyor ömrüme, senin yerine!

/Kanmadım aynalara sana kandığım kadar,
içimde bir boşluk sana yandığım kadar…/
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:37   #9
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Bir Liseli Silüeti
Hayat hattında acemi tayfalardık.
Ne avunduk sevinç müsveddeleriyle;
aşktan ikmale kaldık...

Bak her sabah bağıran yeni sabaha,
artık iklimler değişmiş, kuşlar da gitmiş,
tenimde eski ateş, gözlerimde fer bitmiş;
heybetli dağlar arasında
göğümde yıldız yitmiş...

Sen
hâlâ
anılarımın
en
beyaz
yanısın.
Sen, buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın...
Sen, sağanakla gelen sabahlarda çok eski…
Çok eski bir şarkının adısın.


Daha adamlar şehirlere otomobillerle,
geceler anılarla birlikte gelir.
Silûetin giderek uzaklaşır, düşler de kilitlenir
ve efkârım bir yaralı ayrılıktan beslenir.

Kimse bilmez,
yıllar yılı hep aynı beyazla gezmek nedendi?
Olsun,
yirmi yıl seni özleyerek yaşlanmak da güzeldi!

Çünkü sen, buğulu bir camın ardından izlediğim hayatın
yarısısın...
Sen sağanakla gelen sabahlarda çok eski…
Çok eski bir şarkının adısın.
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:38   #10
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Ey Hayat
E y h a y a t, s e n ş a v k ı s u l a r d a b i r d o l u n a y s ı n.
A s l ı n d a y o k u m b e n b u o y u n d a,
ö m r ü m b e n i y o k s a y s ı n…

Yaşam bir ıstaka;
gelir vurur ömrünün coşkusuna.
Hani tutulur dilin,
konuşamazsın…

Tırmandıkça yücelir dağlar.
Sen mağlupsun sen ıssız
ve kalbinde kuşların gömütlüğü;
tutunamazsın!

Eloğlu sevdalardan dem tutar,
aşk büyütür yıldızlardan;
senin ise düşlerin yasak,
dokunamazsın...


Birini sevmişsindir geçen yıllarda.
Açık bir yara gibidir hâlâ.
Hâlâ ne çok özlersin onu,
ağlayamazsın…

Yolunda köprüler çürür.
Sesin, sessizlik sanki bir uğultuda.
Savurur hayat kül eyler seni,
doğrulamazsın!

Yapayalnız bir ünlemsin
dünyayı ıslatan şu yağmurlarda.
Her şey çeker ve iter,
anlatamazsın...






Yaşam bir ıstaka,
gelir vurur işte ömrünün coşkusuna.
Sesinde çığlıklar boğulur ama,
bağıramazsın…

Sonra vakt erişir, toprak gülümser sana;
upuzun bir ömrün ortasında
ne hayata ne ölüme
yakışamazsın…

Yazdırmalısın mezar taşına:
Ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın,
aslında hiç olmadım ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın…
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:39   #11
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Hayat Gül Kokulu Bir Sağanak Yine
Gözlerimin önünde ıslak dağların kabaran yalnızlığı.
Ne varsa uçurumlar eşiğinde,
hüzünlerle yalpalayan ne varsa
gözlerimin önünde,
ve hayat gül kokulu bir sağanak yine…

Bir şeyler anlatmak istiyor hayat
ve alıp götürmek bir şeyleri kurt sofralarına…

Gün batıyor...
Gün batıyor bukağısı paslı bir sevinç oluyor yalnızlığım.
Unutuyorum sevgilim suretini;
durgunluğum “niçin”di unutuyorum…

Gün batıyor...
Gün batıyor ürkek yıldızlar dolanıyor yalnızlığıma.
Umurumda değil ne yağmur ne ayaz
ne de bu kerpiç kokusu havada;
unutuyorum, sabaha kadar, gün batıyor
ve geciken sabahlara koşuyor kuşlar,
gözlerimin önünde
ve hayat gül kokulu bir sağanak yine…
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:41   #12
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Her Ömür Kendi Gençliğinden Vurulur
-İsa’dan sonra XX. yy.-
I
Yaşarken de söyledim kimse bilmeyebilir bunu,
Fatiha suresi kadar eski,
günlerin çarmıhında isa kadar yaslıyım
ve tanrılar kadar çok yaşadım
kimse bilmeyebilir...

Daha kırlangıçları yalancı bir dünyada yaşıyorum;
dağları yıkılan, dalları kırılan bir dünyada.
Kayıp suretler için fotoğraflara koşuyorum
kimse bilmeyebilir...

Günlerin çarmıhında
Küle savruldum, ayrılıkları saydım,
bir hançer sapladım nevrozlu bir sevgiye;
kan bile damlamadı, yürüyüp gittim.
Yüzüme yalancı bir sevinç iliştirdim...

II
Fal bakan çingeneler esmerdi, yalancıydı,
dönmeyecektin!
Belki kuruyacaktım,
belki çarpa çarpa akacaktım o denizlere;
İntiharlara aktığım gibi o denizlere,
bilmeyecektin!

Çıkıp sina dağına o denizlerle
İbranice konuşacak, İblis’i kovacaktım;
İblis’i
kovmak
belki,
yarısını dünyanın
kovmak demekti...



III
Bir gülün bir odayı,
bir leşin bir semti kokuttuğu kentlerde,
bir ömür,
çarpar,
akar
da nasıl eskitir yatağını
kimse bilmeyebilir...

Tanıktım,
yargıç
ve sanık;
Yürüyüp gittim…
Yüzüme yalan bir mutluluk iliştirdim:
Günlerin çarmıhında İsa gibiydim…

IV
Günlerin çarmıhında
seni ağrıyan yanlarımla sevdim,
tutuklu kollarımla;
yokluğunda burada yıllar verdim.
Yokluğuna
burada!

Herkes bilecek bunu; tabancaya gerek yoktur…
Tabancaya gerek yoktur!
Sen haklı bir cinayetsin günlerin duvağında:
H e r ö m ü r k e n d i g e n ç l i ğ i n d e n v u r u l u r...
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:41   #13
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Herkes Ölür Ölümünü
“Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.”
-C. Pavese-

I
Kanatlanır, kanatılır bütün boşluklar.
Aynalar her gün bir başka yalan söyler
ve kalınır geride çizilmiş hayatlardan,
geride yağmurlardan ve çığlıklardan.

Herkes çizer boşluğunu…

II
Her aşk başlarken pembe,
ayrılıkta rengi siyah yalnızlığın…

(Herkes arar pembesini.
Oysa kendinden ötesi yoktur;
kimse sevmez yalnızlıkta gölgesini…)



III
Herkes sever doğumunu;
kim sever ölümünü?

Herkes sever doğrusunu;
kim sever yanlışını?

Herkes susar ayıbını.
Herkes susar ayıbını…

IV
Herkes bilir gitmesini.
Bir zaman öğrenirsin
gideni sırtından öpmesini

Herkes yaşar hasretini…

V
Herkes geçer gençliğini
Herkes…Buğusunda anıların
yitirir kekliğini…

VI
Herkes yaşamakla suçlu,
aşkıyla hükümlüdür;
herkes doğarken ölümlüdür.

Herkes ölür ölümünü;
göğe salıp düşlerini,
salıp tenini, nefesini
bırakır ceketini.

Herkes bırakacaktır ceketini…
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:42   #14
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

O Analar O Anılar O Yıllar
Bir kahvenin telvesinde buğulanırdı zaman.
Analar bize seslenirdi taş avlulardan.
Koşarak gelirdik…
Koşarak ağrıyan, yoksul çocukluklardan.
Türküler, maniler duyulurdu daracık sofalardan.

“Yara benden
Ok senden yara benden
Ne sende ok tükenir
Ne acı yara benden.”

O analar, o anılar o yıllar yaşardılar.
Analar mağrur mabetler gibi susardılar
Eyvânlarda serin yaz geceleri
kurutulmuş patlıcanları tokuştururdu rüzgâr…

Bir kahvenin telvesinde buğulanırdı zaman.
Analar bize seslenirdi taş avlulardan.
Koşarak gelirdik…
Koşarak yırttığımız sokaklardan.
Türküler, maniler duyulurdu ilenen avurtlardan.

“Su olup taşabilsem
Dağları aşabilsem
Ne kadar sevinirdim
Sana yaklaşabilsem.”

O analar, o anılar o yıllar yaşardılar.
Analar ana kokar, gül bakar, şehriye açardılar;
analar gökyüzüne ne güzel bakardılar.
Analar saçlarında aklıkları kınalarla kandırıp
kandillerde mum yakar,
yatırlarda mahçup dilekler tutardılar…


Herkesin anası bir defa ölür;
ölür kınaları, yemek tarifleri ve türküleri.
Herkesin anası bir defa ölür;
ölür sevgileri, kokuları ve öpüşleri…

Herkesin anası bir defa ölür:
Bir
hançer
birden
böler
ikiye
yüreklerimizi…
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:43   #15
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

O Uzak Göçebeler Epeydir Göçebeler
“Say acı olanı, uyanık tutanı say
Beni de onlara kat...
-Paul Celan-
I
Nerdesin?
Beni anlamazsan duyulmaz sesim…

Masallar öldü,
o sevilen yüzler de.
Benim ömrüm ölü yüzlerle arkadaş;
yaslı sözlerle, yitik güzlerle,
benim ömrüm infazlarda o güllerle arkadaş...

Hey güller, martıları bilir misiniz?
Kaç metre küp ter,
kaç milyon me***** keder yüklenir otobüsler:
Sorsam... Sorsam anlatabilir misiniz?

O uzak göçebeler
epeydir göçebeler...

II
Masallar öldü,
öpülesi yüzler de!
Biz şu dağların buzulundayız.
El vurup yüz sürdükçe zamanın aynasına,
gördük ki tufanlar ortasındayız…

Masallar öldü,
yaralıdır düşler de;
biz aynı notalardayız,
köhne rüyalardayız…

İlkyazlar yağma,
esriktir gülüşler de,
hangi anılarla avunmadayız?

O uzak göçebeler
epeydir göçebeler...


III
Daha aşklarımız kuruyor, dağlar kuruyor;
hızla ölüyor her şey, hızla soluyor.
Bu yüzden kahrını dağlara salan uzak bir yıldız gibi,
yıldızını uzaklara salan kahırlı dağlar gibi,
yıldızsız dağ, dağsız yıldızlar gibi,
yaşamak bile bile:
Üstelik kuşlar gibi.
Üstelik kuşlar gibi...

IV
Yine geceyi bir kurşun sesi vurdu;
kimse görmedi, kimse!
Fail de beraat, meçhûl de.
Ölüm oyununda duraklardayız.

Şu yıkımlarda savrulan ömrümüzdür,
savruldukça küçülen, çürüyen ömrümüzdür;
biz külü, kül de bizi tanımlar, ağlar...

V
Büyük sevgiler büyük ölürler.
Papatyalar, akarsular ölürler.
Kan sıçrar, seherin göğsüne vurur:
masallar ölür, düşler ölürler!

Oysa kim bilir ki
yanağımda
yangınlardan çok önce
o yârin bıraktığı öpüş izi var;
yüreğimde oralardan kalan bir düş izi var...

VI
Kaç ömür eskittik şunca yaşamışlıkta.
Nerdesin?
Nerdesin?
Beni anlamazsan duyulmaz sesim...

Daha bizi soracak olursan,
burada her şey bilmediğin gibi.
Daha beni soracak olursan:
“Herkesin biraz faili olduğu meçhûl bir cinayetim şimdi! ”
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:44   #16
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Pervarili Bulutlar
Tenini sınar bir ustura ince ince sızar kan.
Bir tren sisleri yara yara geceyi çizer raylara.
Bir adam, kapılmış da pervarili bir buluta,
gider kendi kendine, kendi kentine;

adamı orada unutmuşlar...

Üşütürken ömrümüz rengini paslı yalnızlıklarda,
kime baksam yanlış hayatlarda hep alabora.
Sana baksam, bir Malatya kaysısı gibi unutulmuş dalında.
Her vagon bir trene kapılmak rüyasında;

vagonları orada unutmuşlar...

Her sevda yanılgıda, her menzil bir ıskarta.
Herkes bir yer açmış kendi uçurumuna…
Yaşanır mı böyle şekilsiz, böyle kimsesiz, sessiz,
böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız;

sevgiyi sularda unutmuşlar...


Biz yenildik... Daha çok yenecekler!
Mağlup olmak artık soyluluğumuz.
Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler.
Böyle pusatsız, böyle şarkısız, aşksız;

beni burada unutmuşlar...

Acımamışlar... Hiç acımamışlar.
Ne bulut bırakmışlar ne çocuk,
ne bahar bırakmışlar ne yolculuk.
Bunu bildikçe üstlendim cinnetimi;

zulmü yurdumda unutmuşlar...

Sen şimdi buruşmuş ayrılıklarda,
şimdi lime lime yoksulluklarda,
kalbindeki güllerin tozunu alıyorsun.
Sen, başın dimdik geçerken acılardan,
sabrın dağlarını parçalıyorsun;

seni orada unutmuşlar...


Bizi ter içinde ayrılıklarda, bizi düzenbaz şarkılarda,
bizi günlerin çökmüş avurtlarında, sökülmüş uykularda.
Trenler sisleri yara yara geceyi çizerken raylara,
ilkyazların kapısında bizi kar boranlarda,
unutmuşlar...

Böyle limansız, böyle imlâsız, yârsız,
böyle zulasız, böyle şarkısız, sazsız;
seni orada, beni burada!
Öyle hasret bir dokunuşa…
Unutmuşlar... Unutmuşlar!

Bu şehirlerin rezil uğultusunda,
biz yenildik...Daha çok yenecekler.
Mağlup olmak artık soyluluğumuz.
Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler.
Pervarili bulutlar bunu bilmeyecekler...
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:45   #17
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Sakla Yamalarını Kalbim
Ne gül,
ne yarın!

Gül, küle karılmış günlerin tortusunda.
Yarın, vurulmuş yatıyor bugünün avlusunda.

Sakla yamalarını kalbim...

İnsanlar büyüdükçe günler kısalırlar;
günlerimiz gibi aşklarımız da
yittikleri duraklarda kalırlar.

Sakla yamalarını kalbim...

Kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla.
Yürü, arkana bakma, ama umursa.

B a z e n a n ı l a r a e n ç o k y a k ı ş a n e l b i s e,
b i r k a ç d a m l a g ö z y a ş ı d ı r u n u t m a...
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:46   #18
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Sana Yağmur Diyorum

Gidersen hani sığınaklarım?
Eksilir, zarar kalırım…
Kalırım!
Yeni günün tenine dağılır yaralarım.

Sana yağmur diyorum…

Uzun boylu umuttun,
tadında unutuldun.
Nerde büyük uçurumların,
kış suların, yaz uykuların?

Sana yağmur diyorum ıslaklığım bundan.
Yağ da ıslanalım, ama uslanmayalım,
uslanmayalım!

Gün, vursun yükünü gecenin hırkasına;
yol, vursun sesini uzaklığın pasına,
sesime kibrit çaksan tutuşacağım…
Sargısızım,
çoğalırım,
çoğaldıkça arsızım!

Sana yağmur diyorum…

En haklı aşk,
alkışsız sürebilendir
ve en haklı kavganın öznesi,
ölmemek için dövüşürken de ölebilendir…

O an…
İşte o an,
ey bizi ayrı takvimlere düşüren zaman,
yere bir bahar dalı düşmüş gibi mi olur?
Sıradağlar mı tutuşur bağrının orta yerinde?

Yeter, kan sıçratmayın sabahın seherine;

Boğulursunuz…Boğulursunuz!

Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:49   #19
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Sen Ateş Ol Ben Yanayım

Tenin tenimde ben sana haldaş olayım,
bir yaprak gibi dalına sarılayım;
uğruna yanılayım, uğruna yorulayım.
Ahını ahıma kat sevdan olayım.
Sesime bir ilmek at sesine tutunayım...

Sen ateş ol ben yanayım,
sen yaz ol ben ayaz kalayım;
uzasın gölgeleri şu ışıkların,
sen tutukla ben hükümlü kalayım.
H ü k ü m l ü k a l a y ı m…
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:49   #20
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Seni Bir Tufan Gibi Sevdim

(Martılar gelmezdi ki sizin ordan,
martılar sizindi ey evlerinin önü deniz;
bizde ölen kartallardan, dağlardan size haber veriririz,
bir bakımlık deniz, bir avuç imbat göndermediniz…)

I
Seni bir çığlık gibi sevdim.
Uzanıp sesimin avlularına sen de her sabah
Sabah/ sevince bir sevgiyle gideriz.
Sonra durur vitrinlerden çiçekleri seyrederiz;
puştluklar bizi seyreder, biz çiçekleri...

II
Seni bir kar gibi sevdim;
üşüye üşüye e-ri-diim!
Bak, kentleri de, dağları da bozdular;
başka rüzgârlar giydirdiler kentlere,
dağlara başka tüfekler.
Kalk,
gidelim;
buralardan gidelim!

III
Seni bir namlu gibi sevdim
Sen ise tetiklerimi ezberliyordun
kıyametler koparken alnından bu kentin;
seni bir tufan gibi sevdim
bedenim alabora!
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:50   #21
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Senin İçin

“Her yerde bırakıp gittin beni gözlerinle
düşlerin yüreğiyle bırakıp gittin beni,
yarım kalmış bir cümle gibi bırakıp gittin,
gelişigüzel bir nesne, bir iskemle gibi,
yazla birlikte biten kısa bir tatil,
çekmecede bir kart gibi bırakıp gittin...”
-L.Aragon-
Senin
için
yaz,
hep aynı bulutlarla geliyor.
Gönlüne sokulan yeşiller sararıyor
ve yazgısı iklimlerin
hep daracık pencerende kalıyor...

Senin
için
şu upuzun sokaklardaki daracık bahçelerde
kısacık güller oturuyor;
sahillerde takalar,
şehirlerde kışkırtıcı sevinçler dolaşıyor...

senin
için
yalnızlık,
kalbine kırbacıyla giriyor
eski güftelerin sözleri birden ayaklanıyor...

Senin
için
odalar, sofalar utanıyor;
o saat bulvarlara serseri yağmurlar yağıyor…
Yağıyor…
Sen eskiyen bedenini kederle ovuşturuyorsun;
sen şehrin dinmez uğultusunda
geceye şarkılar söylüyorsun...

Senin
için
yoksul ve mahcup evlerde fokurdayan demliklerin buğusu
gözlerine düşüyor;
anılar defter sayfalarında kurutulmuş çiçekler gibi susuyor…
Susuyor!

Senin
için
terk edilmiş bir adam şimdi şiirler yazıyor;
göğsünde yerin bomboş duruyor…

/Herkes seçti adamını ey kadın
Herkes sana bıraktı yalnızlığını! /

Senin
için
sensiz her günümü bir yüzyılla saydım,
yeni bir yangına milat var artık;
düştü tetiği yüreğimin yığıldım kaldım...
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:50   #22
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Sesi Kaldı

-Edip Cansever’in anısına…-

Şairim, masaya: “Kim bulmuştu ki yerini/Kim ne anlamıştı sanki mutluluktan” sesini koydu. Nisan’dı; bulutları morarmış bir ilkyazda sesinin yankısı vardı. Onun soruları bütün “İlkyaz Şikayetçileri”nin sorularıyla yağmurlarda sırılsıklamdı.Her şey uyarabilirdi onun i- çindeki sessizliği. Küreksiz bir teknede çıkarıp flütünü kendinden uzaklara çalardı...Oysa o da bir zaman geçerdi tek yıldızdan üşüyerek; yürüdükçe dizelerinin imbiğinde incelirdi kent...

Şairim masaya “Umutsuzlar Parkı”nı koydu; park tenhaydı, ama rengarenkti hayat gibi, aşk gibi... Orada sözcükler seviştirdi; dizeleriyle “Sevda ile Sevgi”yi kesiştirdi...Sonrası kalırken, sonsuzlukta şairin sesi... Elden ele, karanfilli! Daha “dağılmış pazaryerlerine benzerken memleket”, kaypak rüyalara kaçardı yüzünde güz izleri taşıyan şairin esmer sevgilisi...

Şairim, masaya “Tragedyalar”ı koydu; destur adlı şiirden ve ateşin böğründe durdu. Yangının alazında şiir demledi, ağladı, seyreyledi...Şairim, masaya “Kirli Ağustos”u koydu. Ağustos, kirini güz aylarına emziriyordu; sonra yapraklar sararıp savrulurken, şairim ölüyor- du... Dizeleri hâlâ “Bakmalar Denizi”ni kulaçlıyordu; onun şiirinin Diyarbakır’da bile imbat kokması belki bundandı...

Şairim masaya “Sonrası Kalır”ı koydu. “Masanın üstüne ne varsa koydu: masa da masaymış ha/Bana mısın demedi bu kadar yüke.”Sonrası kaldıydı, bu doğ- ru...Birileri az az içinde yaşıyordu; aşkı duyunca bir başına kalıyordu. “Bir pencere az, bir pencere çoğala ço- ğala.” Şairim bir pencerenin önünde bir karanfile gülüyor- du, karanfil ona. O ki ölüme dek şiirle hep bir itirazda ve öyle bir tevayuzdu ki yetindi toprakla, bir onunla...

“Kim bulmuştu ki yerini” şairim, “kim ne anlamıştı sanki mutluluktan? ”

/Unutma, sesi geçti şairimin yorgun, yaslı kalabalıktan.../
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:51   #23
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Sevinci Savrulmuş Haldaş Gözlerin
Gece eksilebilir, eksilmez tanıdık yüzüne susuzluğum.
Doğrul sorgusuz, korkusuz gözlerinle konuş gel,
ben gözlerini tanırım senin…

Bu gece oturup seni özledim;
ay doğruldu,
su duruldu; örttün mü perdesini penceremizin?

Şimdi yüreğime su taşıyan sesini sessizlik çaldı.
Yüzünde gölgelenen o bayat bir hüzünle,
senin sesin ve gözlerin bana emanet kaldı…

Gözlerin…
Yıllanmış şarkılar kadar yalnız,
terli ve suskun akşamlar gibi yorgun,
gibi ürkekti senin.

/Şimdi parmaklıkların perdesi ışık:
Sevgilim…
Sevgilim…
Sevinci savrulmuş haldaş gözlerin! /
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:52   #24
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Teğet
Herkes kırılamaz;
bazen ipince bir dal olmak gerekir
kırılmak için:

Ama dünya kütüklerin…

Ağlayamaz herkes;
ağlayabilecek kadar büyümek gerekir:

Dünya ise küçüklerin…

Sevemez herkes;
bir orman olmak gerekir sevmek için:

Bak ki dünya çöllerin…

Ve vâkur bir damla olmak
dalga için.

Katılmak okyanusa aşk için, isyan için!
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 13-09-2007, 08:52   #25
 
malusalba - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
malusalba
Aktif Üye
Kullanıcı Profili
Üyelik tarihi: Oct 2007
Üye No: 3179
Mesajlar: 146
Teşekkür Grafikleri
Ettiği Teşekkür: 0
0 Mesajına 0 Teşekkür Aldı
Standart

Vuslata Kalsın

I
Heyhat
yeniden
ıskaladın
vuslatı!

Şimdi eyersiz atlar gibi özgür
ve lânetli bir keder gibi
uzak
yağmurda...

Çok dost olmasan,
çok olmazdı düşmanların da!

Çok galip gelmek istemesen,
kim bilir böyle çok yenilmeyecektin.

Çok gülmesen belki bir zaman,
böyle öç almazdı hayat;
ağlamazdın
çok...

Çok sevmesen,
çok özlemezdin.
Çok görmesen, bilmezdin;
çok bilmesen çok acıtmazdı hayat….


Çok gitmesin yollara;
upuzun yollara,
böyle çok olmazdı dönüşün…

Bana öyle uzak durmasan,
sana böyle yakın olmazdım.
Yanmasam,
kül
kalmazdım...

Şehvetin türküsü vuslata kalsın!

II
Uçurumlar eskisin, bırak
ve şehvetin türküsü vuslata kalsın
ki bu başıbozuk uğultuda mağlûp sesim,
sesine varsın...

Seni bana uzak kılan
bu ıssız ve derin uçurumlar…
Uçurumlar utansın!


III
Ama diner şehvet
ve bir gün aşınır vuslat da.
Bir okyanusa baka baka kalırız palamarlarda;
kalırız, kuytularda... Sanki bir yalnız karınca
kararınca kalırız solgun güz bahçelerine aşklar varınca…

Ey kırık dal parçaları
uzak
yağmurda,
şehvetin türküsü vuslata kalır
ve yiter…

Her hikâye biter;
herkes yangınından külüne döner.
Ve bir ihanettir ten bedende:
Çekip gider... Çekip gider!

Sonra kırık dal parçaları
uzak
yağmurda,
bize benzerler...

IV
Hıçkırıkların
kuytuluklara,

sevincin
kahrına,

dönüşün
yıllara kurban!

Kalbin
kabrine,

dostluğun
pusulara,

yenilgin
umuda kurban!

Özlemim,
özlemine kurban yâr,
yangınım şimdi ben:

/Y a n g ı n ı m,
b i r k i b r i t ç ö p ü n e k u r b a n! /
Yılmaz Odabaşı
malusalba isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Hızlı Cevap
Mesajınız:
Yazı şeklini sil
Kalın
Eğik yazı
Altı çizik

Grafik ekle
Alıntı yap [QUOTE]
 
Alanı Küçült
Alanı Büyült
Seçenekler


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

“Hukuk, iktidarın fahişesidir”
Saat...


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2016, Jelsoft Enterprises Ltd.
SF Bloglovin RSS Paylaşımı